<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=27228632&amp;blogName=edebiy.at&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2Fsearch&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div><iframe src="http://beta.blogger.com/navbar.g?blogID=13215133" height="30px" width="100%" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" id="navbar-iframe" frameborder="0"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

Perşembe, Haziran 11, 2009 | Yorum Yaz

Biraz Daha...

Birini insan yapan nedir? Kırklarının sonuna yaklaşan parlamento başkanı üzerini örten heybetli kemerin altında, masasında düşünceli bir ifadeyle avucundaki kalemi incelerken aklından geçen soru buydu. Sanki yanıtı onda bulabilecekmiş gibi, kaleme daha yakından bakmak üzere sol gözünün merceğini ayarladı. Çıkan vızıltı, içinde bulunduğu salonun ihtişamında koca bir gürültüye dönüşebilirdi ancak, burada bulunma nedeninin ağırlığı havada yükselmeyi deneyen her şeyi yere bir çivi gibi çakıyordu. Derin bir sessizlik, ve cam duvardan içeri dolan parlak güneş ışığı tüm odayı dolduruyordu. Yanı başında bekleyen bürokratların hiçbiri soluk bile almıyor gibi geliyordu ona. Salondaki havanın kendisini boğduğunu hissedip, kravatını belli olmayacak kadar gevşetti. Sandalyesini onuncu kez mükemmel konuma getirip beklemeye koyuldu. Tüm siyasi kariyeri, uygun zamanı beklemekle geçmişti, şimdi Avrupa'nın bir numarasıydı ve yine bekliyordu. Kabullendi, kaderden kaçılamazdı. Ancak bu kez beklediğine değecekti. Ne olursa olsun adı dünya tarihine geçecekti. Goliath ya da Davut, iyi ya da kötü; bunu kendisi de bilmiyordu. Zaman gösterecekti.

Salonun diğer ucundaki kapının kanatları iki yana açıldığında misafirinin geldiğini anladı. Ancak onun gibi biri girmek için bu kadar geniş bir yere ihtiyaç duyabilirdi. İki metreyi aşan boyu ve insanüstü çizgileriyle salondan içeri bir android girdi. Mekanik adımlarla, -ne kadar da kendinden emin görünüyordu- salonu bir çırpıda boydan boya kat edip masanın başına geldi. Kendisini ayakta karşılayan başkanın elini sıkıca kavrayıp kesin bir hareketle sıktı. Kendisinden beklenmeyecek kadar ince bir hareketle kravatını düzeltti ve gösterilen yere oturdu. Göründüğünün aksine heyecanlı. Metalik göğsünün altındaki organik kalbi yeni doğan bir çocuğunki kadar telaşlı atıyordu. Tüm yaşamı boyunca bu anı beklemiş ve onun için mücadele vermişti. İlk gösteriler İstanbul'da düzenlenirken oradaydı. Android hakları yürüyüşünde Barselona’da en öndeydi. Londra'da, bir androide yapılan ilk organik kalp nakline o gönüllü olmuştu. Zürich’teki I. Android Enternasyonali’nin ilk konuşmacısı oydu. İsyanlar başladığında Atina'da ilk taşı fırlatan yine o olmuştu. Beklediğine değmiş, gün gelmişti. Androidler ile insanlar arasındaki tüm eşitsizlikleri ortadan kaldıran ve androidleri de birer "vatandaş" olarak gören antlaşmayı imzalayan kişi olacaktı. Yüzündeki tüm elektronik devreleri fazlasıyla kullanıp gülümsedi.

"Başlayalım mı?"

Başkan kafasını sallayarak onayladı. Önüne konan sayfayı kalemiyle hızlıca imzaladı. İşte, dedi içinden, bir çırpıda oluverdi. Derin bir soluk aldı. Sonra metni yanındaki androide uzatıp imzalaması gereken yeri işaret etti. Tereddüt etmeden kendisine gösterilen yere ince-kalın çizgilerle bir şeyler işleyiverdi, parmak ucundan çıkan ışığın yardımıyla. İşini bitirdiğinde kağıttan hafif bir duman yükseliyordu.

Antlaşma imzalanır imzalanmaz, taraflar salonu terk etti. Ne bir konuşma yapıldı ne de bir açıklama. Her şey fazlasıyla ortadaydı. Güneş batıp yeniden sabah olduğunda, herkes yeni bir güne, yeni bir çağa, yeni bir yaşama uyanacaktı. Birileri biraz daha insan, birileri biraz daha android olacaktı.

Etiketler: ,

Perşembe, Mayıs 21, 2009 | Yorum Yaz

Kuzeyde Ordular Toplanıyor!

Fantastik kurgu, biçim olarak destan türüyle yakınlığından dolayı kök örneklerden, simgelerden ve imgelerden yararlanır ve temelini buna dayandırır ve böyle derinleşir. İyi yapıldığındaysa okuduğumuz metnin sanayi devriminden çok sonra yazıldığına değil de, bizden çok önceki bir zamanda kaleme alındığına ve kim olduğunu tam bilemediğimiz bazı sakallı, yaşlı çevirmenlerle, arkeologlar ve tarihçilerce dilimize çevrildiğine inanırız. Fantastik kurgu metinlerin keyif aldığımız en önemli yanlarından biri de, kitabın bize anlattığı gerçekliğin içinde yaşadığımız bu kaybolma hissinin verdiği mutluluk ve şaşkınlıktır. Anlatılanların gerçek olmadığına olan inancımızı erteleyerek, bu efsunlu dünyalarda kaybolmayı seçeriz.

Ancak fantastik kurgu temel aldığı türün aksine, toplumun -ve okuyucunun- üzerine inşa edildiği bu simge ve imgeleri oluşturmaz, oluşturulmuş olana yanaşır ve sahiplenir. Bu durumda da, geçmişi iyi bilmek ve bunun üzerine kurulacak olan hayalî dünyayı ince işçilikle oluşturmak gerekir. Bu başarılamadığındaysa elimizde kalan stereotiplerden örülü, ne anlattığını gözümüz kapalı okuyabildiğimiz ve bizi şaşırtmayan kitaplar olur. Şaşırtmayan ve merak uyandırmayan bir masal çoğunlukla sıkıcıdır ve hiçbir zaman davetkâr değildir. Fantastik kurgu okurunun bir kitapta aradığıysa kendisine yabancı bir evrende önce kaybolmak, sonra da yazarın eşliğinde bu hayalî yerde görülmesi gerekenleri görerek, yapılması gerekenleri yapmaktır.

Bu açıdan bakıldığında fantastik kurgu yazarının işi çok zor görünüyor. Yapması gerekenler fazla, ve ne yazık ki yapacak fazla bir yeri yok. Bir önceki yazımda alıntıladığım Orson Scott Card’ın tanımını anımsayacak olursak da, fantastik kurgu yazarları çoğunlukla kolaycılığa kaçarak, Tolkien’i yeniden yazarlar. Bu kesin sonuç veren bir formül gibi görünse de yaratıcılığınızı körelttiği için gidilmesi gereken asıl yol olarak görülmemeli.

Etiketler: , ,

Salı, Mayıs 19, 2009 | Yorum Yaz

Uyuyan Dev ya da Erken Öten Horoz

Yazmak, hemen her fantastik kurgu okurunun kafasının bir köşesinde yer alan, ulaşılması gereken bir hedef, uyanmayı bekleyen bir dev, ya da bir an önce uyanılması gereken bir kâbustur. Bu seçeneklerden hangisinin gerçekleşeceği kişinin okuma alışkanlığı ve becerisiyle ilgili olmasın karşın, istisnasız her fantastik kurgu okurunun denediği bir yansımadır yazmak. Kafasındakileri kağıda dökme isteği, hayal gücüne ayna tutma arzusu, elfler, orklar, cinler, devler ve ejdarhalarla dolu o kitapları okudukça büyür, okudukça genişler ve sonunda kafanın içine sığmaz olur. Bu ruh hali garip ve genellikle ergenlikle ilgili olmakla birlikte özünde hayal gücünü ve yaratıcılığı barındırır. Bu da iyi yazar olmaya giden yolda fena bir başlangıç sayılmaz.

Ancak bu dönemde fantastik kurgu okurunun ilk yazma girişimlerini tanımlamaya kalkarsak seçebileceğimiz en uygun sözcük naif olacaktır. Ancak Orson Scott Card daha acımasız olacak ki şöyle diyor:
[Fantastik kurgu] yazma arzusu genellikle büyük eserlerin ince bir örtü altına gizlenmiş yeniden yazımları şeklinde ortaya konur: örneğin; Tolkien'in yolundan gidenler pek sıklıkla Tolkien'i yeniden yazarlar.
Acı olduğu kadar doğru bir söz. Ne yazık ki yazmaya heveslenen çoğu fantastik okuru, -bunun Tolkien’in büyük ve usta bir yazar ve hayalperest olmasıyla da ilgisi var kuşkusuz- Tolkien’in haritasını çizdiği yoldan fazla uzaklaşmadan ve genellikle Tolkien’in bastığı yerlere basmaya özen göstererek yazmaya koyulur. Haritalar çizilir, ırklar belirlenir, diller uydurulur ve sonuçta ortaya çıkan manzara genellikle Orta-Dünya’nın ters yüz edilmişi ya da silip yeniden yazılmış halidir. Çünkü fantastik kurgu için Tolkien’in formülü o kadar sağlamdır ki hata payı bırakmaz. Sağlaması ise elflerle yapılır, süvari birliğiyle de pekiştirilir. Ortaya çıkan metin fantstik kurgu okuyucusuna okumaktan zevk aldığı, tanıdık bir evreni farklı bir elbiseyle sunar. Bunun bir kötü yanı vardır ki, yaratıcılığın ve yeniliğin önünü keser. Oysa ki söz konusu fantastik kurgu olduğunda yaratıcılık işin en büyük kısmını oluşturur.

Bu durum aklıma şu soruyu getiriyor: fantastik kurgunun dilimizde çoklukla yeraltından, internet üzerinden devam ettiğini de düşünürsek, neden herkes Tolkien temalı “fanfic” (hayran/okur edebiyatı) yazmaktansa Tolkien’in aynısını bir kere daha yazıyor? Açık açık Tolkien’i ya da bir başka yazarı sevdiğimizi söylesek ve onun evreninde öyküler kurgulasak ne olur? Amatör yazar için bundan daha iyi bir alıştırma yöntemi ve fantastik kurgu için bundan daha büyük bir tanıtım göremiyorum.

Okur edebiyatı ve okur-yazar ilişkisi söz konusu bilim kurgu olduğundaysa apayrı bir yerdedir. Bülent Somay bu durumu şöyle özetliyor:
İnsan önce bilim kurgu “fan”ı oluyor, sonra bilim kurgu yazmayı düşünmeye başlıyor. Ama geçmiş olsun: Asimov, Heinlein, LeGuin, Dick, Silverberg, Lem, Bester, Ellison, Vonnegut Jr, Bradbury, bunların hepsi okunmuş, standartlar oluşmuştur. Kolay mı şimdi yazmak? Bilim kurgu meraklısı değilseniz, zaten bilim kurgu yazmayı düşlemezsiniz. Bilim kurgu meraklısı iseniz, en basit öykü taslağınızı bile “ustaların” başyapıtlarıyla kıyaslar, doğmadan öldürürsünüz, çöpe atarsınız.
Fantastik kurgu yazarı, bu anlamda bilim kurgu yazarından daha geridedir. Yapılan reklamların etkisiyle zamanının çoğunu Ejderha Mızrağı gibi ucuz romanlarla harcar ve asıl fantastiği ıskalar. Standardını belirleyebileceği tek yazar Tolkien ya da diğer tek bir isim olduğundan yazısı okur edebiyatından öte gidemez.

Fantastik kurgu yazarının –ki burada bahsedilen okumaktan yazma evresine geçen amatör yazar kast ediliyor- atladığı bir diğer nokta ise, türün içinde bulunduğu kültürden beslendiği derece özgün ve etkileyici olacağıdır. Kendisine kaynaklık edecek destanlar, efsaneler bulmadan, tarihten bihaber bir biçimde yazılacak fantastik kurgu karbon kopya kıvamında kalacaktır.

Etiketler: , ,

Cuma, Mayıs 08, 2009 | Yorum Yaz

Ekitap: Antikton

Daha önce hazırladığım ekitap Görünmez El'in konvansiyon.net'te incelikle eleştirildiğini görünce, kaç zamandır aklımda olan yeni bir ekitap fikrini işletmenin zamanı geldi diye düşündüm. "ANABEL, Aşkım" ve "Antikton: Gerçek Bir Rüya" adında iki bilim kurgu öyküsünden oluşuyor. Bahsetmem gerekirse:

ANABEL, Aşkım: Androidlerden sorumlu Ana Bellek idaresinde çalışan Mete'nin, bakım, onarım, cinayet ve uyanıklarla dolu sıradan görünen iş hayatında başına gelen sıradışı bir olayı, aşkı ve dirim kurgu edebiyatını anlatan bir öykü. Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü Kısa Öykü Yarışması'nda mansiyon alan bu öyküyü daha önce de blogta yayınlamıştım. Dilerseniz buradan da okuyabilirsiniz.

Antikton: Gerçek Bir Rüya: Türkiye Uzay Araştırmaları Kurumu, üzerinde zeki yaşam formlarının varlığını tespit ettiği Antikton gezegenine tek kişilik bir mürettebate sahip bir mekiği keşif görevine gönderir. Ancak Antikton, sıradışı bir şekilde dünyaya benzemektedir. Bu durum kahramanımızın başını döndürür ve kendinden şüphe etmeye başlar. Bir anda, tam olarak nerede -hangi gezegende- olduğunu bulmak keşfinin ana konusu olur.

Buradan indirebilirsiniz: Antikton (pdf)

Kitap pdf formatında CC lisansı altında yayımlanmıştır. Her iki öykü de Gerçek ile ucundan kıyısından uğraştığı için ikisini bir arada sunmakta bir sakınca görmedim. Umarım beğenirsiniz. Görüşlerinizi iletmekten geri durmayın.

Etiketler: , ,



edebiy.at
Creative Commons License
Bazı hakları saklıdır.

blogger'ın gazıyla