<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=27228632&amp;blogName=edebiy.at&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div><iframe src="http://beta.blogger.com/navbar.g?blogID=13215133" height="30px" width="100%" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" id="navbar-iframe" frameborder="0"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

Perşembe, Haziran 05, 2008 | Yorum Yaz

Nasıl Oldu

Aşağıda, Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü'nün çıkardığı Xasiork Dergi'nin ilk sayısı için çevirdiğim Isaac Asimov kısa öyküsünü okuyabilirsiniz. Xasiork Dergi'nin yeni sayısı da yayında.
* * *

Kardeşim, tüm kabilelere sözünü dinlettiren o hatip edasıyla, söylediklerini bana yazdırmaya başladı.

“Başlangıçta,” dedi, “tam olarak on beş nokta iki milyar yıl önce, büyük bir patlama vardı ve Evren-“

Yazmayı bıraktım. “On beş milyar yıl önce mi?” dedim inanmayarak.

“Kesinlikle” dedi, “İlham geldi.”

“İlhamını sorgulamak bana düşmez” dedim. (Sorgulamasam daha iyi. Benden üç yaş daha küçük ama ilhamını sorgulamaya kalkışmam. Kimse bunu yapamaz yoksa canına okur.) “Peki ama Yaratılış’ı on beş milyar yıl süren bir zaman diliminde mi anlatacaksın?”

“Buna mecburum,” dedi kardeşim. “Çünkü bu kadar sürdü. Hepsi burada” eliyle alnına dokundu, “ve en yüksek merciden.”

Yazmaya ara vermiştim. “Papirusun kaça alındığını biliyor musun?” dedim.

“Ne?” (İlham gelmiş olabilir ama ilhamın papirusun kaça alındığı gibi basit işleri içermediğini biliyordum.)

“Her bir milyon yılda gerçekleşen olayları bir papirus tomarına yazdığımızı düşünelim. Bu da on beş bin papirus tomarı doldurmamız gerekecek demek. Hepsini dolduracak kadar uzun konuşman gerekecek ve belli bir süreden sonra kekelediğini biliyorsun. Ben de hepsini dolduracak kadar yazmak zorunda kalırım ve parmaklarım kopar, tüm o papirusu alabilsek, sen konuşabilsen ben yazabilsem bile, tüm bunları kim kopyalar? Yayınlamadan önce en azından yüz kopyayı garantilemeliyiz, eğer bu da olmazsa telif haklarından nasıl kazanırız?”

Kardeşim bir süre düşündü. “Yani, biraz kısaltmam gerek mi diyorsun?”

“Hem de nasıl,” dedim, “tabii eğer kitlelere ulaşmak istiyorsan.”

“Yüz yıla ne dersin?” dedi.

“Altı güne ne dersin?” dedim.

“Yaratılış’ı altı güne sığdıramazsın,” dedi korkuyla.

“Elimdeki tüm papirus bu, senin fikrin nedir?” dedim.

“Pekâlâ,” dedi ve yeniden yazdırmaya başladı. “Başlangıçta –Altı gün olmak zorunda mı, Harun?”

Kesin bir şekilde yanıtladım, “Altı gün, Musa.”

Etiketler: , ,

Pazar, Mayıs 25, 2008 | Yorum Yaz

LeGuin ve Sosyal Bilim Kurgu

Ursula K. LeGuin'in --dolayısıyla bilim kurgunun-- büyük kitaplarından biri olan Karanlığın Sol Eli'nin elimdeki baskısında, giriş bölümünde LeGuin tarafından yazılan aşağıdaki metin yer alıyordu. Bilim kurgu, sosyal bilim kurgu, sanatçı gibi büyük kavramlar hakkında katıldığım yorumlar getiren bu metni, daha çokları okusun diye, Türkçe'ye çevirdim. Afiyet olsun.

Bilim kurgu genellikle öngörü sahibi olarak tanımlanır. Bilim kurgu yazarı bugüne ait bir yönelimi ya da olguyu alır, kurgusal etki için, sadeleştirip yoğunlaştırır ve bunu geleceğe doğru uzatır. "Eğer bu sürerse, şöyle olur." Bir tahminde bulunulmuştur. Yöntem ve sonuç olarak; uzun bir süre boyunca az miktarda yiyecek alan insanlara ne olabileceğini tahmin etmek isteyen bir bilim adamının farelere büyük miktarlarda arınmış ve yoğunlaştırılmış yiyecek vermesine benzer. Sonuç önlenemez bir şekilde kanser olacaktır. Öngörmenin sonucu da bundan farksızdır. Kesin bir şekilde öngörü sahibi olan bilim kurgu eserleri genellikle Roma Kulübü'nün bulunduğu noktaya varırlar: insan özgürlüğünün dereceli olarak ortadan kaldırılması ile dünya üzerindeki yaşamın tamamen yok edilmesi arasında bir yer.

Bu durum, bilim kurgu okumayan çoğu kişinin bilim kurguyu "hayalperest" olarak tanımladığını açıklayabilir, ama biraz daha üzerlerine gidecek olsanız "çok kasvetli" olduğu için okumadıklarını itiraf edeceklerdir.

Mantıksal sınırının sonuna dek götürülen her şey ya kanserojen ya da kasvetli bir hâl alır.

Şanslıyız ki, kaba öngörü oyunun kendisi olmaktan çok bilim kurgunun sadece bir unsurudur. Hem okuyucunun hem de yazarın yaratıcı hayal gücünü doyurmak için fazlasıyla akılcı ve basittir. Değişkenler ise hayatın tadı tuzudur.

Bu kitap bir varsayım, bir öngörü değildir. Dilerseniz, diğer bir çok bilim kurgu eseri gibi bunu da bir düşünsel deney olarak okuyabilirsiniz. Diyelim ki; (diyor Mary Shelley) genç bir doktor laboratuarında bir insan yaratıyor, diyelim ki (diyor Philip K. Dick) Müttefikler ikinci dünya savaşını kaybetti, diyelim ki şöyle, diyelim ki böyle ve neler olacağını görelim... Böyle tasarlanmış bir öyküde, modern romandaki ahlaki gelişkinliğin feda edilmesine gerek yoktur, ayrıca içinde yerleşik bir çıkmaz da bulunmaz, düşünce ve önsezi, çok da geniş olabilen ve sadece deneyin gereksinimlerince belirlenen sınırlar içinde özgürce dolaşabilir.

Schrödinger ve diğer fizikçilerin deyimiyle düşünce deneyinin amacı geleceği tahmin etmek değil --aslına bakılırsa Schrödinger'in en ünlü düşünce deneyi, kuantum düzeyinde "geleceğin" tahmin edilemeyeceğini gösterir-- gerçeği ve şimdiyi tanımlamaktır.

Bilim kurgu kestirimci değil tanımlayıcıdır.

Tahminler peygamberlerce (bedavadan), falcılarca (genellikle bir ücret karşılığında --bu yüzden peygamberlerden daha çok saygı görürler) ve gelecekbilimcilerle (maaş karşılığında) dile getirilir. Tahmin, peygamberlerin, falcıların ve gelecekbilimcilerin işidir. Bir romancının işi ise bu değildir. Onun işi yalan söylemektir.

Meteoroloji Bürosu haftaya Salı havanın nasıl olacağını, ARGE kurumu ise yirmi birinci yüzyılın neye benzeyeceğini size söyleyebilir. Bu gibi bilgiler için kurgu yazarlarına danışmanızı tavsiye etmem. Çünkü bu onların işi değildir. Size söylemeye çalıştıkları, neye benzedikleridir, neye benzediğinizdir, -süregelenlerdir- havanın şimdi, bugün bu an nasıl olduğudur, yağmur, gün ışığı, bakın! Gözlerinizi açın, dinleyin, dinleyin. Romancıların söyledikleri bundan ibarettir. Ama size göreceklerinizi ve duyacaklarınızı anlatmazlar. Tek anlatabildikleri, üçte birini uyuyarak ve rüya görerek, geçirdikleri bu dünyada kendi gördükleri ve duyduklarıdır, bir üçte birlik kısmını da yalan söyleyerek geçirirler.

"Dünyaya karşı yalan!" --Evet. Kesinlikle. Kurgu yazarları, en azından daha cesur oldukları anlarda gerçeği; onu bilmeyi, dile getirebilmeyi ve onun hizmetinde olmayı arzularlar. Ama bunu acayip ve dolambaçlı yollar seçerek yaparlar, hiç olmamış ve olmayacak kişiler, yerler ve olaylar yaratırlar ve bunları detaylı bir şekilde uzun uzadıya ve duygusalca anlatırlar, yalanlarını sıralamayı bitirdiklerindeyse; "İşte! Gerçek budur!" derler.

Yalanlarını destekleyebilmek için her türden gerçeği kullanabilirler. Yazarlar size; gerçekten var olan Marshalsea Hapishanesini, gerçekten de savaşılan Borodino Muharebesini, gerçekten de laboratuarlarda uygulanan kopyalama işlemini ya da psikoloji kitaplarında anlatılan kişilik bozukluğunun oluşmasını anlatabilirler. Bu doğrulanabilir yer-olay-olgu-davranış'ın ağırlığı, okuyucunun tamamıyla bir yaratı, bir buluş okuduğunu unutmasına yol açabilir. Oysaki tüm bunlar o belirlenemez yerden; yazarın zihninden başka hiçbir yerde gerçekleşmeyen olayların tarihidir. Aslında roman okurken çıldırırız -tam bir deli oluruz. Orada olmayan insanların varlığına inanır, seslerini duyar, onlarla birlikte Borodino Muharebesini izleriz, hatta Napolyon bile olabiliriz. Akıl sağlığı (çoklukla) kitap kapandığında geri gelir.

Gerçekten saygın hiçbir toplumun sanatçılarına güvenmemesinde şaşılacak bir yan var mıdır?

Ancak toplumumuz, sıkıntılı ve şaşkın olduğundan ve bir yol gösterici aradığından, tamamıyla yanlış anlaşılmış bir güveni sanatçılarına yükler ve onları peygamber ve gelecekbilimci olarak kullanır.

Sanatçıların esinlendiklerinde biliciler olamayacaklarını vahiyin onlara gelemeyeceğini ve tanrının onlar aracılığıyla konuşamayacağını söylemiyorum. Buna inanmayanlar, bunun gerçekleştiğini, içlerindeki tanrının ellerini, dillerini kullandığını bilmeyenler nasıl sanatçı olabilir? Belki bu hayatlarında sadece bir kez, bir kez gerçekleşir ama bu bile yeterlidir.

Yalnızca sanatçının böyle ayrıcalıklı ve sorumluluk üstlenmiş olduğunu söyleyecek de değilim. Bilim insanı da esin için hazırlar, hazırlanır, gece gündüz çalışır, uyur ve uyanır. Pisagor'a göre, tanrı düşlerle konuştuğu gibi geometriyle; seslerin uyumuyla konuştuğu gibi saf düşüncenin uyumuyla, sözcükler konuştuğu gibi sayılarla da konuşabilir.

Ama tüm sorunu ve kargaşayı yaratan sözcüklerdir. Bugünlerde sözcüklerin sadece tek bir şekilde; işaretler olarak, faydalı olduğunu görmemiz söyleniyor. Düşünürlerimizden bazıları, sözcüklerin sadece tek bir anlamı olduğu, bilimsel akıl tarafından algılanabilen tek bir anlamı olduğu, mantıksal olarak doğru olduğu ve --ideal durumda-- ölçülebilir olduğu sürece bir değeri olduğuna bizleri ikna edebilirler.

Işığın, aklın, orantının, uyumun ve sayıların tanrısı olan Apollo, kendini tapınmaya fazla kaptıranları kör eder. Güneşe doğrudan bakmayın. Arada bir loş bir meyhaneye gidin ve Dionisios'la birlikte birer kadeh içki için.

Tanrılar hakkında konuşuyorum ama bir ateistim. Aynı zamanda bir sanatçıyım; yani bir yalancıyım da. Söylediğim hiçbir şeye güvenmeyin. Ben doğruyu söylüyorum.

Anlayabildiğim ve ifade edebildiğim tek gerçek, mantıksal olarak belirtmek gerekirse yalandır. Psikolojik olarak tanımlandığındaysa simgeye dönüşür. Estetik olarak tanımlarsak da bir metafordur.

Sistems Science'ın dev kıyamet alameti grafiklerini gösterdiği Gelecekbilim Kongresine katılımcı olarak davet edilmek, Amerika'nın 2001 yılında neye benzeyeceği sorusuna muhatap olmak oldukça güzel ama bunların hepsi korkunç bir hata. Ben bilim kurgu yazarım ve bilim kurgu gelecek ile ilgili değildir. Gelecek hakkında sizin bildiğinizden --ve büyük olasılıkla sizden daha az-- başka bir şey bilmiyorum.

Bu kitap, gelecekten bahsetmez. Evet, "Ekümenik Yılı 1490-97" diye başlıyor, ama buna inanacak değilsiniz herhalde?

Evet, gerçekten de kitaptaki insanlar çift cinsiyetli, fakat bu benim insanların bir milenyum yıl kadar sonra çift cinsiyetli olacağını öngördüğüm anlamına gelmiyor. Bana kalsa, çift cinsiyetli olsak çok da iyi olurdu. Ben sadece, bilim kurguya özgü, acayip, dolambaçlı ve düşünce deneyine benzer bir şekilde bakarsanız, havanın uygun olduğun günlerde aslında çift cinsiyetli olduğumuzu görüyorum. Tahmin yürütmüyorum, tanımlıyorum. Romancıya özgü bir yöntemle psikolojik gerçeklerin bazı kesin yönlerini, ayrıntılı yalanlar söyleyerek tasvir ediyorum.

Hangi roman olursa olsun, okurken söylenen her şeyin yalan olduğunu kesinkes bilmek zorundayız, yine de her sözcüğüne inanmaktan geri kalmıyoruz. Sonunda, kitabı bitirdiğimizdeyse -eğer iyi bir romansa- okumadan önceki halimize göre biraz daha farklı oluruz, biraz değişiriz, sanki yeni biriyle tanışmış ya da hiç geçmediğimiz bir sokaktan geçmiş gibi. Nasıl değiştiğimizi, ne öğrendiğimizi söylemek ise çok zordur.

Sanatçı sözcüklerle ifade edilemeyenle uğraşır.

Araç olarak yazını kullanan sanatçı bunu sözcüklerle yapar. Romancı, sözcüklerle anlatılamayanı sözcüklerle anlatır.

Sözcüklerin göstergesel kullanımlarının yanında simgesel ve mecaz anlamları olduğundan bu gibi çelişkili görünen biçimlerde kullanılabilirler. (Sözcüklerin ayrıca sesleri vardır --bu ise dilbilimsel olgucuların ilgilenmediği bir gerçektir. Bir cümle ya da bir paragraf bir akor y ada müzikteki uyumlu bir düzen gibidir: sessiz okunsa bile anlamı dikkat kesilen kulaklarca, dikkatli zekadan daha iyi algılanır.)

Bütün kurgular birer mecazdır. Bilim kurgu bir mecazdır. Bilim kurguyu diğer yazın biçimlerinden ayıran ise çağdaş yaşamın egemen özelliklerinden elde edilen yeni mecaz kullanımlarıdır --bilim, bütün bilimsel yöntemler, teknoloji, göreceli ve tarihsel bakış açısı bunlar arasındadır. Uzay yolculuğu bir mecazdır, tıpkı alternatif toplumların olduğu gibi, ya da alternatif biyoloji gibi. Gelecek de bunlardan biridir. Yazında, gelecek de bir mecazdır.

Peki neyin yerine?

Eğer mecazdan arınmış bir şekilde söyleyecek olsaydım, bütün bunları, bu romanı yazamazdım, Genly Ai daktilomun başına geçip mürekkebimi kullanarak, beni ve sizi gerçeğin bir imgelem meselesi olduğu konusunda bilgilendiremezdi.

Etiketler: , , ,

Pazartesi, Mayıs 05, 2008 | Yorum Yaz

Yazarın Oyunu

Amerikalı bilim kurgu yazarı Orson Scott Card, Nebula ve Hugo ödüllerini kazanan romanı Ender's Game için yazdığı "Giriş" bölümünde bilim kurgu yazmaya nasıl başladığını anlatırken şöyle diyor:
Diğer türlerde, yazma arzusu genellikle büyük eserlerin ince bir örtü altına gizlenmiş yeniden yazımları şeklinde ortaya konur: örneğin; Tolkien'in yolundan gidenler pek sıklıkla Tolkien'i yeniden yazarlar. Ancak bilim kurgudaki asıl nokta fikirlerin yeni, şaşırtıcı ve ilgi çekici olmasıdır; büyük yazarları, onların öykülerini yeniden yazarak değil de en az onlarınki kadar şaşırtıcı ve yeni öyküler yaratarak taklit edersiniz.
Bu sözler, bu iki türden her hangi birinde yazanlar için büyük dersler barındırıyor. Aynı anda hem yazar adaylarının önündeki en büyük tehlikeye işaret ediyor hem de doğru yolu gösteriyor.

Etiketler: , , ,

Pazartesi, Ekim 22, 2007 | Yorum Yaz

Bilim Kurguyu Bilim Kurgu Yapan Nedir?

Science Fiction Studies adlı süreli yayının internetteki arşivlerinde gezerken Istvan Csicery-Ronay, Jr. adında bir akademisyenin (tanımıyorum ama eminim ki iyi bir abimizdir) "Bilim Kurgunun Yedi Güzelliği" adlı bir makalesine rast geldim. Akademik olarak bilim kurgu edebiyatı üzerine çalışmak, ders vermek ile ilgili bir yazı. Bir yerde, bilim kurgu üzerine verdiği derslerin ilkinde öğrencilerine dağıttığı, bilim kurgu eserlerinin ortak özelliklerini sıralayan yedi maddelik bu listeyi vermiş, bana da çevirmek düştü:

1. Türenti: hayali “yeni gerçeklikleri” karşılamak üzere yeni sözcükler oluşturmak.

2. Novum (ya da nova, Latince “yeni şeyler”): tarihin akışını değiştirebilecek hayali icatlar, keşifler ya da uygulamalar. (örn: hiperuzay, zamanda yolculuk, ışık hızında yolculuk, klonlama, sinirsel arayüze sahip bilgisayar sistemleri, yapay bilinç, androidler.)

3. Tarihsel varsayım/tarihsel gelecekçilik: yazarın şimdiki zamanından geleceğine nasıl gelindiğini açıklayan, (açık ya da üstü kapalı) tarihsel olarak mantıklı açıklamalar. Bu, bir teknolojinin geliştirilmesini, bir toplumu ya da tüm sistemi açıklamak için kullanılabilir. Şimdiki zaman, geleceğin tarih öncesi olarak sunulur. (Bir başka deyişle, doğaüstü açıklamalar yok, ve tabii ki Dünya’ya bağlantısı olmayan bir başka “dünya”nın betimlenmesi de.)

4. Oksimoron: öykünün en can alıcı bir yerinde saçma bir mantıksal çelişki vardır, en azından günümüz düüşncesine göre öyle görünmektedir. Bu oksimoron, olağanüstü bir şekilde ilginç olabilir. Bazı yazarlar buna vurgu yaparken bazıları arka planda tutmayı tercih ederler. (Zaman yolculuğu en bilindik olanıdır, bir başkası ise “öteki evren(ler)”dir.)

5. Bilimsel uygunsuzluk (oksimoron ile ilintili): Bilim kurgu öyküler (dikkatli bilim adamları tarafından yazılanlar bile) genellikle bilinen bilimin kurallarını bir noktada çiğnerler. Buradaki amaç, günün bilimsel anlayışını eleştirmek değil, (ancak bunu yapmaya da kalkışabilir) gizemli, büyük, gülünç ya da metafizik olarak öyküyü ilginç hale sokacak durumlar yaratmaktır.

6. Büyük kronotoplar: krotonop sözcüğü Yunanca “yer” ve “zaman” sözcüklerinin bir araya gelmesinden oluşmuştur: kronotop, kurgusal şeylerin kendilerine özgü mekan ve zaman kurallarına göre hareket ettiği bir “yer-zaman”dır. BK eserleri genellikle harkulade garip ve şaşırtıcı derecede büyük ve güçlü, bir ya da daha fazla kronotop içerir. (örn: siberuzay, “Galaksi” “beyin” uzaylı gezegenleri, gelecek dünyaları)

7. Mesel: Bir BK öyküsünün bilimsel içeriği ya da tarihsel varsayımları ne olursa olsun, bir kıssadan hisse, (mesel) olarak tasarlanmıştır. Bilim ve teknoloji ahlak öyküleri için araçlardır; ahlak bilim ve teknolojiyle yakından ilişkili olabilir ancak teknoloji ve bilimin ürünü değildir.

Etiketler: , ,

Pazar, Nisan 15, 2007 | Yorum Yaz

Yağmurdaki Kedi

Aşağıdaki metin Ernest Hemingway'in The Cat in the Rain adlı öyküsünün tarafımdan yapılmış amatör bir çevirisidir. Görüş, öneri ve düzeltmelerinizi iletmekten çekinmeyin.

Otelde kalan yalnızca iki Amerikalı vardı. Odalarına gidip gelirken yanlarından geçip giden insanlardan hiçbirini tanımıyorlardı. Denizi gören odaları ikinci kattaydı. Aynı zamanda ortak bahçeyi ve savaş anıtını da görüyordu. Ortak bahçede büyük palmiyelerle yeşil banklar vardı. Güzel havalarda mutlaka bir ressam sehpasıyla birlikte bahçede bulunurdu. Ressamlar palmiyeleri ve otelin bahçeye ve denize bakan yüzünün parlak renklerini severlerdi. İtalyanlar, savaş anıtına bakmak için uzun bir yoldan gelmişlerdi. Anıt bronzdandı ve yağmurda parıldıyordu. Yağıyordu. Damlalar palmiye ağaçlarından dökülüyordu. Çakılla kaplı yollarda su, birikintiler oluşturmuştu. Deniz, yağmurda uzun bir çizgi halinde kırılıyor ve yeniden uzun bir çizgi halinde kırılmak üzere sahile doğru kayıyordu. Arabalar, savaş anıtının yanından geçip meydandan gitmişlerdi. Meydanın karşısındaki bir kafenin girişinde bir garson dikildiği yerden boş meydana bakıyordu.

Amerikalı kadın, pencerenin önünde dikilmiş dışarıyı izliyordu. Orada, tam pencerelerinin altında bir kedi üzerinden sular damlayan yeşil banklardan birinin altına sinmişti. Üzerine su damlamaması için iyice büzülmüştü.
“Aşağı inip o kediciği alacağım.” dedi Amerikalı kadın.
“Ben yaparım.” diye önerdi kocası yataktan.
“Hayır. Ben alacağım. Zavallı kedicik bir bankın altında kuru kalmaya çalışıyor.”
Adam yatağın ucundaki iki yastığa yaslanıp okumaya devam etti.
“Islanma.” dedi.
Kadın alt kata indi ve ofisin yanından geçerken otel sahibi ayağa kalktı, eğilerek kendisini selamladı. Yaşlı ve çok uzun bir adamdı.
“Il piove.” dedi kadın. Otel müdüründen hoşlanmıştı.
“Si, si, Signora, brutto tempo. Oldukça kötü bir hava.”
Loş odanın uzak köşesindeki masasının arkasında dikiliyordu. Kadın ondan hoşlanmıştı. Şikâyetleri dinlerkenki ciddiyetinden hoşlanmıştı. Ağırbaşlılığından hoşlanmıştı. Ona hizmet etmek isteyişinden hoşlanmıştı. Otel müdürü olmasının yarattığı histen hoşlanmıştı. Onun yaşlı, ciddi yüzünden ve büyük ellerinden hoşlanmıştı.

Ondan hoşlanarak kapıyı açtı ve dışarı baktı. Daha da şiddetli yağıyordu. Kaput giymiş bir adam meydandan kafeye doğru ilerliyordu. Kedi sağ tarafta olmalıydı. Belki de sayvanların altından gidebilirdi. Kapının önünde dikilirken arkasından bir şemsiye açıldı. Bu, odalarıyla ilgilenen hizmetçiydi.
“Islanmamalısınız.” dedi gülerek. İtalyanca konuşuyordu. Tabii ki onu otel müdürü göndermişti.
Şemsiyeyi üzerine tutan hizmetçiyle birlikte pencelerinin altına varana dek çakıl kaplı yolda yürüdü. Bank oradaydı, yağmurda yıkanmış yeşil yeşil parıldıyordu, ama kedi gitmişti. Bir anda ümidi kırılıverdi. Hizmetçi ona baktı.
“Ha perduto qualque cosa, Signora?”1
“Bir kedi vardı.” dedi Amerikalı kız.
“Bir kedi?”
“Si, il gatto.”
“Bir kedi?” hizmetçi güldü. “Yağmurda bir kedi?”
“Evet” dedi, “bankın altında.” Sonra da “Ah, Onu öyle çok istemiştim ki. Bir kedicik istemiştim.”
Kız İngilizce konuşunca hizmetçinin yüzü ciddileşti.
“Gelin, Signora” dedi. “İçeri girmeliyiz. Islanacaksınız.”
“Sanırım öyle.” dedi Amerikalı kız.
Yine çakıl kaplı yoldan yürüdüler ve içeri girdiler. Hizmetçi şemsiyeyi kapatmak için dışarda kalmıştı. Amerikalı kadın ofisin yanından geçerken, otal müdürü masasındaydı ve eğilerek selam verdi. Kız içinde birşeylerin çok küçük ve gergin olduğunu hissetti. Otel müdürü onu hem çok küçük hem de gerçekten önemli biri gibi hissettirmişti. Bir anlığına kendini çok yüce hissetti. Üst kata çıktı. Odanın kapısını açtı. George, yatakta birşeyler okuyordu.
“Kediyi aldın mı?” diye sordu, kitabı elinden bırakırken.
“Gitmişti.”
“Nereye gittiğini merak ettim doğrusu.” dedi, okumaktan yorulan gözlerini dinlendirirken.
Kız yatağa oturdu.
“Onu o kadar çok istemiştim ki,” dedi. “Neden bu kadar çok istediğimi bilmiyorum. O zavallı kediciği istemiştim. Yağmurda dışarıda zavallı bir kedicik olmak hiç eğlenceli değil.”
George yeniden okumaya başlamıştı.

Gidip tuvalet masasındaki aynanın önüne oturdu, el aynasıyla kendine bakıyordu. Yüzünün inceledi, önce bir tarafını ve sonra diğerini. Ardından başının arkasını ve boynunu da inceledi.
“Saçımı uzatsam sence kötü mü olur?” diye sordu, yine yüzünü incelerken.
George başını kaldırdı ve bir erkek çocuğununki gibi traş edilmiş olan ensesini gördü.
“Olduğu gibi seviyorum.”
“Bundan sıkıldım.” dedi. “Bir erkek çocuğu gibi görünmekte öyle sıkıldım ki.”
George yataktaki yerini değiştirdi. Konuşmaya başladığından beri gözlerini ondan ayırmamıştı.
“Oldukça güzel görünüyorsun.” dedi.
Elindeki aynayı masaya bıraktı pencereye doğru yürüdü, dışarı baktı. Hava kararıyordu.
“Saçımı geriye taramak, dümdüz yapmak ve başımın arkasında, hissedebileceğim bir kuyruk yapmak istiyorum.” dedi. “Dizimde oturacak ve okşadığımda mırlayacak bir kediciğim olsun istiyorum.”
“Ee?” dedi George yataktan.
“Kendi gümüş takımlarımın olduğu bir masada yemek istiyorum ve mumlar da olmalı. Baharın gelmesini istiyorum, saçımı bir aynanın önünde taramak istiyorum, bir kedicik istiyorum ve yeni giysiler istiyorum.”
“Ah, kes şunu da bir şeyler oku.” dedi George. Yeniden okumaya dönmüştü.
Karısı pencereden dışarı bakıyordu. Hava iyiden iyiye kararmıştı ve yağmur hala palmiyeler üzerine dökülüyordu.
“Yine de, bir kedi istiyorum,” dedi, “Bir kedi istiyorum. Hemen bir kedi istiyorum. Eğer saçımı uzatamıyorsam ve eğlenemiyorsam da bir kedim olabilir.”
George dinlemiyordu. Kitabını okumakla meşguldü. Karısı pencereden, şimdi aydınlık olan meydana bakıyordu.
Biri kapıyı çaldı.
“Avanti.”2 dedi George. Kitabının üzerinden bakıyordu.
Hizmetçi kadın kapıda belirdi. Elinde göğsüne sıkıca bastırdığı, kıvrılmış alaca bir kedi vardı.
“Af edersiniz,” dedi, “otel müdürü bunu Signora’ya vermemi söyledi.”

1. İtalyanca. “Bir şey mi kaybettiniz, bayan?”
2. İtalyanca. “İçeri gel.”

Etiketler: ,

Salı, Şubat 06, 2007 | Yorum Yaz

Bilim Kurgunun Tanımı

Bilim Kurgunun tanımını yapacak bir makale yazmaya girişecektim ancak daha sonra Philip K. Dick'in 1981'de Just:SF'te yayınlanan "My Definition of Science Fiction" aldı yazısını okuyunca PKD'nin herşeyi özetlediğini görüp bu yazıyı Türkçe'ye çevirmekle yetindim. Görüş, öneri ve düzeltmelerinizi iletmekten çekinmeyin.
* * *
Bilim kurguyu, öncelikle ne olmadığını söyleyerek tanımlayacağım. BK “gelecekte geçen bir öykü (ya da roman, ya da oyun)” olarak tanımlanamaz çünkü bu bir uzay macerasıdır ve BK değildir. Bu sadece; ileri teknoloji içeren ve uzayda geçen macera, dövüş ve savaşlardır. Peki, öyleyse neden bilim kurgu değildir? Öyle görünebilir, hatta (örn.) Dorris Lessing öyle olduğunu var sayıyor. Ancak, uzay macerası asıl unsur olan yeni farklı fikirden yoksundur. Bunun yanı sıra, günümüzde geçen bilim kurgu da mümkündür: olası-dünya öyküsü ya da romanı. Eğer BKyı gelecekten ve ileri teknolojiden ayırırsak, elimizde BK denebilecek ne kalır? Başlangıç için, kurgu bir dünya: Gerçekte var olmayan ama bildiğimiz dünyaya dayanan ve onun üzerine kurulan bir toplum – yani, bizim toplumumuz bu yeni kurgu dünya için bir sıçrama tahtası görevindedir; bu yeni toplum bir şekilde, bir yerinden bizim kendi toplumumuza dokunur, belki de, olası-dünya öykü veya romanlarında olduğu gibi doğrudan bir ilişki içindedir. Bizim dünyamızdır ancak yazar tarafından bazı parçalarının yerleri değiştirilmiştir, ya da –henüz-- dönüşmediği bir şekle sokulmuştur. Bu dünya, bilinen dünyadan en az bir şekilde farklı olmalıdır ve bu farklılık bizim toplumumuzda –ya da bilinen herhangi bir toplumda- yol açamayacağı şeylerin olmasına olanak sağlamalıdır. Bu dönüşümde tutarlı bir yan olmalıdır; bütünsel olmalı, saçma ya da tuhaf olmamalıdır – bilim kurgunun özü budur; sonucunda yazarın zihninde yeni bir toplum oluşturan, onu kâğıda döktüren ve kâğıt üzerinden okuyucunun zihninde sarsıcı bir şok, bir yabancılaşma etkisi, olarak beliren, toplum içinde bütünsel bir dönüşüm.

Şimdi bilim kurguyu fanteziden ayıralım. Bunu yapmak olanaksızdır, hızlı bir beyin jimnastiğiyle nedenini görebiliriz. Psişikleri ya da Ted Sturgeon’ın More Than Human’ındaki mutantları ele alalım. Eğer okuyucu bu gibi mutantların var olabileceğine inanıyorsa, Sturgeon’ın romanını bilim kurgu olarak değerlendirecektir. Ama eğer, bu mutantların, tıpkı büyücüler ve ejderhalar gibi imkânsız olduğunu ve asla var olamayacağını düşünüyosa, bir fantezi romanı okuyor demektir. Fantezi genel düşüncenin imkânsız olarak gördüğü şeyleri barındırırken, bilim kurgu genel düşüncenin uygun şartlar altında mümkün olacağını düşündüğü şeyleri barındırır. Bu özünde bir değerlendirmedir, çünkü olası olan ya da olanaksız olan nesnel bir şekilde bilin[e]mez, yerine okuyucu tarafından yapılan öznel bir inanış olarak kalır.

Şimdi de iyi bilim kurguyu tanımlayalım. Bütünsel dönüşüm –başka bir deyişle, yeni fikir—gerçekten yeni olmalı (ya da eski bir fikrin yeni bir çeşitlemesi olmalı) ve düşünsel olarak okuyucuyu harekete geçirmeli, zihnine yerleşmeli ve kendisinin düşünmemiş olduğu bir şeyin olasılığına uyandırmalı. Yani, “iyi bilim kurgu” bir değer belirtmedir, nesnel değildir. Yine de, nesnel olarak iyi bilim kurgu kavramının var olduğunu düşünüyorum.

Sanırım Fullerton’daki Kaliforniya Eyalet Üniversitesinden Dr. Willis McNelly bir BK öyküsünün ya da romanının asıl kahramanının bir kişi değil de bir fikir olduğunu söylediğinde durumu en iyi şekilde özetledi. Eğer iyi bir BK ise, fikir yenidir, harekete geçirir ve hepsinden önemlisi, okuyucunun zihninde dallanıp budaklanan bir düşünce zincirini başlatır, okuyucunun zihninin kilidini açar, böylelikle okur da, tıpkı yazar gibi yaratmaya başlar. BK, ana akım edebiyatın aksine, yaratıcıdır ve yaratıcılığa teşvik eder. Biz, BK okuyanlar (şimdi bir yazar olarak değil, bir bilim kurgu okuru olarak konuşuyorum) okuduğumuz bir şeyin, içinde yeni bir fikir barındıran bir şeyin, zihnimizde düşünceler zinciri oluşturmasını sevdiğimiz için, bunu okuyoruz. Bu yüzden, en iyi bilim kurgu okur ve yazar arasında gerçekleşen ve ikisinin de yarattığı --ve bundan mutluluk duyduğu-- bir işbirliğine dönüşmüş olandır. Mutluluk bilim kurgunun son ve asıl unsurudur; yeniliğin keşfinin mutluğu.

Etiketler: , , ,

Cumartesi, Aralık 30, 2006 | Yorum Yaz

Kurtadam

Aşağıdaki metin aynı zamanda bir bilim kurgu yazarı da olan Angela Carter'ın "Werewolf" adlı eserinin tarafımdan yapılmış amatör bir çevirisidir. Kırmızı Başlıklı Kız masalının çevrilip bükülmüş ve yamuk bir halini görebileceğiniz bu kısa öykü gerçekten de güzel.
* * *
Bir kuzey ülkesi, donmuş bir iklim ve donmuş kalpler.

Soğuk, fırtına ve ormanda vahşi yaratıklar. Zor bir hayat. Ahşap evleri karanlık ve dumanlı. Titrek bir mumun ışığı ardında kaba bir Meryem figürü, şifa için bir domuz bacağı ve birkaç kurutulmuş mantar. Bir yatak, bir ocak ve bir masa. Hırçın, basit, yokluk içinde, zavallı hayatlar.

Bu kuzeyli odunculara göre, Şeytan senin ya da benim kadar gerçektir. Dahası, bizi ne gördüler ne de var olduğumuzu biliyorlar, ama mezarlıklarda, mezarların merhumun naif bir portresiyle belirtildiği, orada yetişmediğinden önlerine konacak çiçeklerin olmadığı, yerine küçük adaklar, küçük somunlar, bazen ise ormanın uçlarından hantalca gelen ayıların alıp götüreceği kekler bıraktıkları, ölülerin hazin ve kasvetli kasabalarında Şeytan’ı bir anlığına görürler çoğunlukla.

Kapıdaki sarmısakotu çelenkleri vampirleri uzak tutar. Aziz John gecesi arifesinde yürümeye başlayan mavi gözlü bir çocuğun altıncı hissi olacaktır. Birinin cadı olduğunu keşfettiklerinde –komşularının peyniri mayalanmazken kendisininki mayalanan yaşlı bir kadın, peşinden hiç ayrılmayan siyah bir kedisi (ah, ne kadar uğursuz!) olan bir başka kadın- kocakarıyı çırılçıplak bırakırlar, üzerinde bir işaret, cinini emzirdiği o fazladan meme ucunu ararlar. Çok geçmeden de bulurlar. Kadını ölünceye dek taşlarlar.

Kış ve soğuk hava.

Git ve hasta büyükanneyi ziyaret et. Onun için ocaktaşında, küçük bir yağ çömleğinde pişirdiğim yulaflı kurabiyeleri götür ona.

Uslu çocuk annesinin dediğini yapar –ormanın içinden geçen beş millik yorucu bir yürüyüş; patikadan ayrılma çünkü ayılar, yaban domuzları ve aç kurtlar var. İşte, babanın av bıçağını al, nasıl kullanacağını biliyorsun.

Çocuğun, soğuktan korunmak için koyun postundan, kaba bir paltosu vardı, ormanı korkacak kadar iyi tanıyordu, her an tetikte olmalıydı. Kurtun dondurucu ulumasını duyduğunda büyükannesine götürdüğü hediyeleri attı, bıçağını çekti ve yaratığı düşman belledi.

Kocamandı, kızıl gözleri ve alaca çeneleri vardı, koşuyordu, bir dağcının çocuğundan başka her kim olursa olsun onu görünce korkudan ölürdü. Kurtların yaptığı gibi, boynuna atladı ama kız babasının bıçağını hayvanın üzerine savurdu ve sağ ön ayağını kesti.

Kurt, pençesine ne olduğunu görünce yutkundu, neredeyse hıçkırır gibi. Kurtlar göründüklerinden daha az cesurdurlar. Üçayak üzerinde gidebildiği kadar, acıyla ağaçların arasında yalpaladı, ardında kanlı bir iz bırakıyordu. Çocuk bıçağı önlüğüne silip temizledi, kurdun pençesini annesinin yulaflı kurabiyleri paketlediği beze sardı ve büyükannesinin evine giden yolda devam etti. Sonra yolu, karın herhangi bir patikayı veya ayakizini silikleştirecek kadar kalın olduğu bir yere geldi.

Kız büyükannesini oldukça hasta bir halde buldu, yatağında rahatsız bir uykuya dalmış, inleyip titriyordu, bu yüzden onun ateşi olduğunu sandı. Alnına elini koydu, yanıyordu. Sepetindeki bezi, soğuk suyla ıslatıp yaşlı kadının alnına koymak üzere çekip çıkardı, kurdun pençesi yere yuvarlandı.

Ama artık o bir kurt pençesi değildi. Bileğinden kesilmiş, çalışmaktan nasırlaşmış ve yaşlılıktan buruşmuş bir eldi. Üçüncü parmağında bir nişan yüzüğü ve işaret parmağındaysa bir siğil vardı. Siğili görünce kız, onun büyükannesinin eli olduğunu anladı.

Çarşafı kadının üzerinden çekti, yaşlı kadın uyandı ve o anda, tepinmeye, acı acı bağırmaya ve feryat etmeye başladı, tıpkı içine cin girmiş biri gibiydi. Ama çocuk güçlüydü ve babasının av bıçağını kuşanmıştı. Ateşinin nedenini görebilecek kadar yaşlı kadını zapt etmeyi başardı. Sağ elinin olması gereken yerden geriye kanlı bir parça et kalmıştı ve çoktan iltihaplanmaya başlamıştı.

Çocuk istavroz çıkardı ve öyle yüksek sesle çığlık attı ki komşular onu duydu, telaşla eve doluştular. Parmaktaki siğilin bir cadının memesi olduğunu bildiklerinden yaşlı kadını dışarıya sürüklediler, öylece, geceliğiyle orada, karların üzerinde onun yaşlı bedenini sopalarla dövüp durdular, onu ormanın kıyısına dek götürüp ölünceye dek taşladılar.

Çocuk büyükannesinin evinde, sonsuza dek mutlu yaşadı.


Etiketler: , ,

Çarşamba, Kasım 15, 2006 | Yorum Yaz

Garip Ölüm Anıları

Daha önce de bahsettiğim gibi Philip K. Dick'in I Hope I Shall Arrive Soon adlı kitabında yer alan kısa öyküleri -ne akla hizmetse- çevirmeye girişmiştim. Geçen haftalarda "Yaratık Aklı"nı yayınlamıştım şimdiyse özgün adı "Strange Memories of Death" (ya da yazarın ilk koyduğu adıyla "SMoD") olan öykünün çevirisini bitirdim. Görüş, öneri ve düzeltmelerinizi iletmekten çekinmeyin.
* * *
Bu sabah uyandığımda Kasım soğuğunu dairemde hissettim, sanki mevsimler takvimden anlıyormuşçasına. Neyin rüyasını görmüştüm? Bir zamanlar sevdiğim bir kadının silik düşünceleri. Birşeyler canımı sıkmıştı. Zihnimi yokladım. Aslında herşey yolundaydı, bu güzel bir ay olacaktı. Ama o ürpertiyi hissetmiştim.

Ah Tanrım, diye düşündüm. Bugün Lizol Hanım’ı evinden tahliye edeceklerdi.

Lizol Hanım’ı kimse sevmez. O delidir. Kimse onun tek bir kelime ettiğini duymamıştır ve o size dönüp bakmaz bile. Siz aşağı inerken o yukarı çıkacaktır ve hiçbirşey söylemeden arkasını döner ve asansörü kullanmaya karar verir. Kullandığı lizolün kokusunu herkes alabilir. Büyülü korkular dairesini kirletiyor olacak ki lizol kullanıyor. Allah kahretsin! Kahvemi alırken düşündüm de, belki yeni sahipler çoktan onu tahliey etmişlerlerdi, şafak vakti, ben uyuyorken. Beni terk eden, sevdiğim kadın hakkında beyhude rüyalar içindeyken. Tabii ya. Nefret kusan Lizol Hanım ve sabahın beşinde kapısına dayanan görevliler hakkında bir rüya görüyordum. Binanın yeni sahipleri, müteahhitlerin oluşturduğu büyük bir firmaydı. Onlar bu işi şafak vaktinde yaparlardı.

Lizol Hanım apartmanında saklanıyor ve Kasım’ın geldiğini biliyor, önce Kasım’ın geldiğini ve onların ansızın gelip kendisin ve eşyalarını sokağa atacağını biliyor. Peki şimdi konuşacak mı? Onu sessizce duvara yaslanmışken düşünebiliyorum. Gel gelelim, bu kadar kolay değil. Al Newcum, Güney Orange Yatırım’ın satış temsilcisi, Lizol Hanım’ın devletten hukuki yardım aldığını söyledi. Bu kötü bir haber çünkü onun için yapabileceğimiz hiçbir şey bırakmıyor. Deli ama yeterince değil. Eğer durumu algılayamadığı kanıtlanabilseydi, Orange County Akıl Hastalıkları’ndan bir ekip onu savunmak için gelir ve Güney Orange Yatırım’a zihinsel özürlü birini evden atmalarının yasalara aykırı olduğunu söyleyebilirdi. Hangi akla hizmet hukuki yardım almak için başvurdu ki?

Saat sabahın dokuzu. Aşağı, pazarlama bürosuna inip Al Newcum’a Lizol Hanım’ı tahliye edip etmediklerini, ya da hala dairesinde sessizce saklanıp, beklemekte mi olduğunu sorabilirim. Onu dışarı atıyorlar çünkü elli altı bölümden oluşan bina kooperatife dönüştürüldü. Dört ay öncesinde yasal olarak haberdar edildiğinden, neredeyse herkes taşınmıştı. Taşınmak ya da dairenizi satın almak için yüz yirmi gününüz var. Güney Orange Yatırım taşınma ücreti olarak size iki yüz dolar ödeyecektir. Kanun bunu gerektiriyor. İlk olarak red hakkınız bulunmaktadır. Ben, benimkini alıyorum. Kalıyorum. Elli iki bin dolara, deli ve elli iki bin doları olmayan Lizol Hanım’ı tahliye etmeye geldiklerinde burada olacağım. Şimdi taşınmış olsaydım diyorum.

Aşağı inip gazete makinasından bugünün Los Angeles Times’ını aldım. Bir kız, sırf “pazartesileri sevmiyor” diye bir okulbahçesi dolusu çocuğu öldürmekle suçlanıyor. Yakında gözaltına alınır. Yapacak başka birşeyi olmadığında bir silah alıp çocukları vurmuş. Bugün pazartesi, ve mahkemeye çıkacak, yani nefret ettiği gün. Deliliğin bir sınırı yok mu? Kendi durumumu düşünüyorum. Başlangıçta, dairemin elli iki bin dolar edip etmediğinden şüpheliydim. Kalıyorum çünkü taşınmaktan krokuyorum –yeni birşeylerden, değişimden- çünkü tembelim. Hayır, sebebi bu değil. Bu binayı seveiyorum ve dostlarımın ve benim için bir anlamı olan yerlerin yanıbaşında yaşıyorum. Üç buçuk yıldır buradayım. Güvenlik kapıları ve güvenilir kilitleri olan güzel, sağlam bir bina. İki kedim var ve ikisi de avluyu seviyorlar, dışarı çıkıp köpeklerden uzakta olabiliyorlar. Muhtemelen ben de Kedili Adam olarak biliniyorum. Yani, sadece Lizol Hanım ve Kedili Adam kaldı, geri kalan herkes taşındı.

Beni rahatsız eden ise deli olan Lizol Hanım’dan beni ayıran tek şey şeyin hesabımdaki para miktarı olması. Para akıl sağlığının resmi mührü. Belki, Lizol Hanım taşınmaktan korkuyor, benim gibi. Sadece yıllardır yaşadığı yerde yaşamaya devam etmek, yaptıklarını yapmayı sürdürmek istiyor. Çamaşır makinalarını çok kullanıyor, giysilerini tekrar tekrar yıkayıp kuruluyor. Çamaşır dairesi onunla karşılaştığım yer: Ben geldiğimde o, orada makinaların başında çamaşırlarını çalınmaktan koruyor. Neden sana bakmıyor ki? Kafasını hep öbür tarafa çeviriyor… bunun amacı ne? Ben nefret kokusu aluyorum. Tüm insanlardan nefret ediyor. Ama şimdi durumuna bir baksanıza; nefret ettikleri çevresini kuşatacaklar. Nasıl da korkuyor olmalı! Dairesinde, bakışlarını sabitlemiş kapısının çalmasını bekliyor, saate bakıyor ve gelenlerin kim olduğunu anlıyor!

Los Angeles’ta, güneyimizde kiralık dairelerin kooperatiflere dönüştürülmesi şehir meclisi tarafından reddedildi. Kiracılar kazandı. Bu büyük bir zafer ancak Linzol Hanım’a faydası yok. Burası Orange County. Burada para hüküm sürer. Çok fakir olanlar güneyimde yaşarlar; barriolarındaki Meksikalılar. Bazen kapılarımız arabaların girmesi için açıldığında Chicano kadınları, ellerinde kirli çamaşırla dolu sepetlerle koşarlar, kendi makinaları olmadığından bizimkileri kullanmak için.

Bu binada yaşayan insanlar bundan rahatsız olurdu. Çok az bir paranız olduğunda –modern, tam güvenlikli, tamamı elektronik sistemle düzenlenmiş bir binadaya yaşayacak kadar paranız- birçok şeyden rahatsız olursunuz. Pekala, Lizol Hanım’ın tahliye edilip edilmediğini öğrenmem gerek. Pencerelerine bakarak bunu anlamanın yolu yok çünkü perdeleri daima kapalıdır. Bu yüzden alt kata, satış bürosuna inip Al’ı göreceğim.

Ama Al burada değil, büro da kilitli. Sonra hatırlıyorum ki Al, yönetimin kaybettiği bazı önemli evrakları almak için Sacremanto’ya uçtu. Bu da tam olarak trajedinin odak noktasını oluşturuyor; kapısının çalınışı onu korkutacak. Onun içinde bulunduğu durum bu. Sorun bu. Böylece, müteahhitlerin inşa ettiği fıskiyenin yanıbaşında dikilip, saksılar içinde getirdikleri çiçeklere hayran hayran bakıyorum… binayı şimdiden güzelleştirdiler bile. Eskiden bir hapishane gibi görünüyordu.

Şimdi gerçek bir bahçe oldu. Müteahhitler boya badana işlerine ve manzaraya büyük paralar yatırıyorlar, aslına bakarsanız tüm girişi yeniden inşa ediyorlar. Sular, çiçekler ve camdan kapılar… ve Lizol Hanım dairesinde sessizce kapısının çalmasını bekliyor. Belki kapısına bir not yapıştırabilirim. Şöyle yazabilir:
Bayan, Durumunuzu anlıyorum ve yardım etmek isterim. Eğer yardımımı kabul ederseniz, üst katta C-1’de oturuyorum.

Peki nasıl imzalayacağım? Kaçık adam diye belki. Kanunların gözünde sizin işgalci olarak oturduğunuz yerde yasal olarak bulunan, elli iki bin dolar sahibi kaçık adam. Geçen gece itibariyle. Oysaki evvelsi gün, benim olduğu kadar sizin de dairenizdi.

Bir zamanlar aşık olduğum ve dün gece düşünü gördüğüm kadına bir mektup yazmak üzere daireme geri döndüm. Aklımdan bin bir türlü cümle geçiyor. Yok olup giden ilişikiyi bir mektupla yeniden yaratacağım. Sözcüklerim böylesine güçlüdür işte.

Ne saçmalık. O sonsuza dek gitti. Şimdiki adresini bile bilmiyorum. Zorlukla da olsa, ortak arkadaşlar yoluyla nerede olduğunu bulabilirim. Peki ya sonra ne diyeceğim?
Sevgilim, Sonunda aklım başıma geldi. Sana olan minnettarlığımı tamamıyla anladım. Birlikte geçirdiğimiz kısa zamanı düşününce, benim için hayatımdaki diğer herkesten daha fazlasını yaptın. Büyük bir hata yapmış olduğumun farkındayım.
Birlikte akşam yemeğine çıkabilir miyiz?

Bu abartıyı kafamda döndürdükçe, eğer böyle bir mektup yazıp bilerek ya da kazayla Lizol Hanım’ın kapısına yapıştırmak korkunç ama komik bir fikir gibi geldi. Ne tepki verirdi? Aman Tanrım! Onu ya öldürür ya da iyileştirirdi! Bu arada ben de beni terkeden sevdiğime şöyle yazabilirim:
Bayan, siz hakikaten kafayı yemişsiniz. Etraftaki herkes bunun farkında. Siz sorununuzu kendiniz yaratıyorsunuz. Kalkın, kendinize gelin, biraz para ödünç alın, daha iyi bir avukat tutun, bir silah alın, bir okul bahçesine ateş edin. Eğer bir yardımım dokunacaksa, C-1’de oturuyorum.

Belki de Lizol Hanım’ın durumu komiktir ve ben sonbaharın gelişi yüzünden bunu kavrayamayacak kadar bunalmışımdır. Belki bugün güzel bir posta gelir, ne de olsa dün posta servisi için tatil günüydü. Böylece bugün, iki günlük postamı alacağım. Bu benim keyfimi yerine getirir. Asıl olup biten ise şu; kendim için üzülüyorum, bugün pazartesi ve şu suçlanan kız gibi ben de pazartesilerden nefret ediyorum.

Brenda Spenser, ikisini öldürdüğü on bir kişiye ateş etmekten suçlu bulundu. On yedi yaşında, küçük ve oldukça sevimli, kızıl saçları var ve gözlük takıyor, bir çocuk gibi görünüyor, tıpkı üzerlerine ateş ettiği çocuklar gibi. Aklıma Lizol Hanım’ın dairesinde bir silah olduğu ve çoktan bana gelmesi gerektiği fikri girdi. Belki bunu Güney Orange Yatırım düşünmüştür. Belki Al Newcum’ın bürosu bugün bu yüzden kapalı ve Sacreamento’da olmak yerine saklanıyor. Tabii Sacramento’da saklanıyor da olabilir, böylelikle iki işi bir arada halletmiş olur.

Bir zamanlar tanıdığım iyi bir terapist, bir psikozlunun neden olduğu hemen her suç vakasında, hasta kişinin dikkate almadığı daha kolay bir yol olduğunu söylemişti. Örneğin Brenda Spenser, çoğu çocuk olan on bir kişiyi vurmak yerine süpermarkete gidip bir paket sütlü çikolata alabilirdi. Aslında, psikozlu kişi, daha zor olan yolu seçer, işini yokuşa sürer. En kolay yolu seçmemiştir ama öyle yaptığını düşünür. Hatası tam da bu noktadadır. Psikozun temeli, kronikleşmiş doğru yolu görememe sorunudur. Tüm davranış, tüm eylemler ve tüm o yaşam biçimi, bu algısal kusurdan kaynaklanır.

Orada, steril dairesinde yalnızlık içinde kapısının acımasızca çalınışını beklerken Lizol Hanım kendisini mümkün olan en zor duruma sokmayı başarmıştı. Kolay işi zorlaştırmıştı. Zor olan değişmiş ve imkansız halini almıştı, bu nokta da psikozlu yaşamın sonuydu: imkanısızın yaklaştığı ve hiçbir çıkışın olmadığı durumlar. Bu, psikozun tanımıdır: Sonuçta bir çıkmaz vardır. Ve bu noktada psikozlu kişi donakalır. Eğer görme şansınız olduysa bunun şaşırtıcı bir manzara olduğunu blirsiniz. Kişi, bozuk bir motor gibi öylece durur. Bir anda olur. Az önce hareket etmektedir –pistonlar deli gibi inip çıkar- ve birden durur. Bunun nedeni, o kişi için yolun sonunun gelmiş olmasıdır, muhtemelen yıllar önce girdiği yolun sonu. Bu, kinetik ölümdür.

“Mekan yoktur,” der St. Augustine. “İlerler ve gerileriz, mekan yoktur.”

Lizol Hanım’ın kendisini kıstırdığı yer kendi dairesiydi ama orası artık kendi dairesi değildi. Kadın, ruhsal olarak ölecek bir yer bulmuştu ve sonra Güney Orange Yatırım gelip onu elinden almıştı. Onun kendi mezarını çaldılar. Aklımdan çıkaramadığım düşünce ise kaderimin Lizol Hanım’la kesiştiği düşüncesi. Ortak Birikim hesabında yapılan bir işlem bizi ayırdı ve bu hayali bir ayrılmaydı, Güney Orange Yatırım’daki gibi insanların –özellikle de Güney Orange Yatırım’dakilerin- gerçek olduğuna inandıkları sürece gerçekti. Bana göre ise gelenekten pek farklı değil, tıpkı birbirinin aynı olan iki çorap giymek gibi. Bir başka açıdan ise altın değerinde. Altının değeri insanlar arasında bir çocuk oyunundaki gibi kabul edilir: “Hadi bu ağaç bizim kalemiz olsun.” Televizyonumun, ben ve arkadaşlarım çalıştığını kabul ettiğimiz için çalıştığını düşünün. Böylelikle, boş bir ekran karşısında sonsuza dek oturabilirdik. Bu durumda, Lizol Hanım’ın sonunun, kendisinin bizimle bir anlaşmaya gitmediğinden olduğu söylenebilir. Herşeyin altında, yazısız bir anlaşma ile Lizol Hanım’ın bizden biri olmadığı yatar. Ama çocukça ve mantıksız bir anlaşmaya varamamamızın, kinetik bir ölüme, bir organizmanın tam anlamıyla durmasına yol açması beni hayrete düşürüyor.

Böyle düşünüldüğünde, Lizol Hanım’ın çocuk olmayı beceremediği için sonuna eriştiği söylenebilir. Fazlasıyla yetişkindi, bir oyun oynayamazdı ve oynamazdı da. Hayatını ele geçiren element ümitsizlik ve sertlikti. Asla gülümsemezdi. Kimse onu sinirlice etrafa bakınmaktan başka bir şey yaparken görmemişti.

Belki de, gerçekten acı bir oyun oynadı, mücadeleci bir oyundu, bu durumda istediğini almış oluyor. Kaybediyor olsa bile. En azından anladığı bir durumda. Güney Orange Yatırım Lizol Hanım’ın dünyasına girmişti. Belki de mal sahibi olmaktansa eve daireyi işgal etmek onun için daha doyurucuydu. Belki gizliden gizliye başımıza gelen her şeyi istiyoruzdur. Bu durumda psikozlu kişi mutlak kinetik ölüme, kendi çıkmazına mı varmış olur? Kaybetmek için mi oynuyordur?

O gün Al Newcum’ı göremedim, ama ertesi gün Sacramento’dan dönüp bürosunu açtığında onunla konuştum.

“B-15’teki kadın hala orada mı?” diye sordum ona. “Yoksa onu tahliye ettiniz mi?”

“Bayan Archer mı?” dedi Newcum. “Ah, geçen sabah taşındı, gitti. Santa Ana İskan Kurumu ona Bristol’de yeni bir yer buldu.” Döner sandalyesinin arkasına yaslandı ve bacak bacak üstüne attı –paçaları her zamanki gibi kırışıksızdı. “Birkaç hafta önce oraya gitti.”

“Bedelini karşılayabileceği bir daire mi?” dedim.

“Bedeli onlar üstlendi. Kirasını onlar ödüyorlar, kadın bunu yapmalarını sağlamış. Çetin ceviz doğrusu.”

“Tanrım,” dedim “Keşke biri de benim kiramı ödese.”

“Sen kira ödemiyorsun ki,” dedi Newcum. “Daireni satın alıyorusun."

Etiketler: , , ,

Pazar, Ekim 29, 2006 | Yorum Yaz

Yaratık Aklı

Amerikan bilim kurgu edebiyatının önemli isimlerinden Philip K. Dick'in I Hope I Shall Arrive Soon adlı kitabında yer alan "The Alien Mind" adlı öyküyü boş bir pazar gününü değerlendirmek üzere çevirdim. Görüş, öneri ve düzeltmelerinizi iletmekten çekinmeyin. Zamanla diğer öyküleri de çevirerek kitabın tamamını Türkçeleştirmiş olmak istiyorum. Ama bunun için belirlediğim bir programım yok elbette.
* * *
Theta bölümünün derinliklerine sıkışmışken, önce cılız bir ses ve ardından konuşan elektronik sesi duydu.

“Beş dakika.”

“Pekala,” dedi ve derin uykusundan uyandı. Geminin rotasını ayarlamak için beş dakikası vardı; oto-kontrol sisteminde bir sorun çıkmıştı. Kendi adına bir hata mı? Olası değildi, asla hata yapmazdı. Jason Bedford hata mı yapardı? Çok zor.

Dengesizce denetleme modülüne doğru yürürken, kendisini oyalaması için birlikte gönderilmiş olduğu Norman’ı gördü. Kedi yavaşça dairler çizerek süzüldü, her nasılsa olduğu yerden çıkan bir kaleme çarptı. Garip, diye düşündü Bedford.

“Senin de benimle birlikte baygın olduğunu sanmıştım.” Geminin rotasının çıktısını inceledi. Mümkün değil! Sinus yönündeki beşinci parsek iptal. Bu yolculuğuna bir hafta eklenmesi demekti. Acımasız bir kesinlikle kontrolleri sıfırladı, ardından Meknos III’e bir uyarı sinyali gönderdi, varacağı yere.

“Bir sorun mu var?” diye yanıtladı Meknosyalı operatör. Sesi alaycı ve soğuktu, Bedford’a daima yılanları hatırlatan bir çıkarcı, tekdüze bir sesti.

“O aşıya ihtiyacımız var,” dedi Meknosyalı. “Rotada kalmaya çalış.”

Kedi Norman, control paneli boyunca süzüldü, pençesini uzatarak rastgele bir iki yumruk salladı, bastığı iki düğme cılızca bipledi ve gemi rota değiştirdi.

“Demek yaptın,” dedi Bedford. “Beni bir yaratığın önünde küçük düşürdün. Beni bir yaratık gibi aptal konunumuna düşürdün.” Kediyi kucakladı ve sıktı.

“O garip ses de neydi?” diye sordu Meknosyalı operatör. “Bir inleme.”

“İnleyecek bir şey kalmadı. Bunu duyduğunu unut.” Dedi Bedford sessizce. Radyoyu kapattı ve kedinin cesedini çöp öğütücüsüne atıp boşalttı.

Bir an sonra theta bölümüne döndü ve bir kere daha uykuya daldı. Bu kez onun kontrol düğmeleriyle oynayak bir şey kalmamıştı. Huzur içinde uykuya daldı.

Gemisi Meknos III’e yanaştığında yaratıkların sağlık ekibinin kıdemli üyesi onu garip bir istekle karşıladı. “Hayvanını görmek istiyoruz.”

“Benim hayvanım yok,” dedi Bedford. Gerçekten de öyleydi.

“Bize verilen yük senedinde-”

“Bu sizi ilgilendirmez,” dedi Bedford. “Aşınızını aldınız, ben de gideceğim.”

Meknosyalı “Her türlü canlının güvenliği bizim işimizdir. Gemini arayacağız.” dedi.

“Olmayan bir kediyi arayacaksınız,” dedi Bedford.

Aramaları sonuç vermedi. Bedford, bu yabancı yaratıkların gemisindeki her dolabı ve koridoru didik didik etmesiniz huzursuzca izledi. Ne yazık ki, Meknosyalılar on torba kuru kedi maması buldular. Bu, kendi dillerinde uzun bir tartışmaya sebep oldu.

“Şimdi,” dedi Bedford sertçe, “Dünya’ya dönmeme izin var mı? Programım oldukça yoğun.
Yaratıkların düşüncelerinin ve söylediklerinin onun için önemi yoktu, o sadece theta bölümüne ve derin uykusuna dönmek istiyordu.

“Arınma İşlemi A’yı tamamlamak zorundasın” dedi Meknosyalı kıdemli sağlık memuru, “Tüm sporlar ve virüslerden-”

“Anladım” dedi Bedford. “Halledelim şunu.” Sonra, arınma işlemi tamamlandığında gemisini çalıştırıyorken radyosu açıldı. Meknosyalılardan biri ya da diğeri olabilirdi, Bedford’a göre hepsi birbirine benziyordu. “Kedinin adı neydi?” diye sordu Meknosyalı.

“Norman,” dedi Bedford ve ateşleme düğmesine bastı. Gemisi yükselirken gülümsüyordu.

Theta bölümünün güç kaynağının olmadığını gördüğündeyse gülümsemesinden eser yoktu. Yedeğinin bulunmadığını görünce de gülmedi. Getirmeyi mi unuttum? diye sordu kendine. Hayır, Ben getirmemiş olamam, diye düşündü. Onlar aldı.

Terra’ya giderken geçirmesi gereken iki yıl vardı. Theta uykusundan yoksun, uyanık, oturmak ve ordan oraya süzülmekle geçecek iki yıl – ya da askeri hazırlık eğitim holofilmlerinde gördüğü gibi, tamamen psikotik bir halde köşeye büzülüp geçecek iki yıl.

Meknos III’e dönmek istediğini belirten bir radyo talebi gönderdi. Yanıt yoktu. Pekala, bu kadarı yeterdi.

Kontrol bölümüne oturdu, paneldeki bilgisayarı hışımla açıp “Theta bölümüm çalışmıyor, sabote edilmiş. İki yıl boyunca ne yapmamı önerirsin?” dedi.

ACİL DURUM İÇİN EĞLENCE BANTLARI VAR

“Doğru ya,” dedi. Hatırlaması gerekirdi. “Teşekkürler.” Gerekli düğmeye basarak bantların olduğu bölümün kapısının kayarak açılmasını sağladı.

Bant yoktu. Sadece, Norman için getirlimiş bir kedi oyuncağı vardı –minyatür bir tırmalama torbası. Onu kediye vermek için asla buraya gelmemişti. Gelyseydi… boş raflar.

Yaratık aklı, diye düşündü Bedford. Gizemli ve zalim.

Geminin ses kaydedicisini açarak, sakince ve elinden geldiğince ikna edici bir şekilde konuştu. “Gelecek iki yılımı günlük işlerimle geçireceğim. Öncelikle, yemekler var. Zamanımı elimden geldiğince lezzetli öğünler düşünmek, hazırlamak, ve yemekle geçireceğim. Önümdeki zamanda elimdeki erzakların mümkün olan tüm karışımlarını deneyeceğim.”

Sallanarak kalktı ve koca erzak dolabınıa doğru yürüdü.

Ağzına dek dolu olan dolaba bakarken, rafların aynı abur cuburla dolu olduğunu düşündü. Öte yandan, iki yıl boyunca yetecek olan kedi mamasıyla yapabileceğiniz pek fazla birşeyk yoktur. Çeşit bakımından. Hepsi de aynı çeşnili mi?

Hepsi de aynı çeşniliydi.

Etiketler: , , ,

Pazar, Ekim 15, 2006 | Yorum Yaz

Ütopyalar

Aşağıdaki metin H.G. Wells'in Avusturalya halkına yaptığı konuşmalardan ikincisi olan "Ütopyalar" başlıklı metnin tarafımdan yapılmış amatör bir çevirisidir. Görüş, öneri ve düzeltmelerinizi iletmekten çekinmeyin.

Bu makalede, genelde gelecekle ilgili öngörülerde bulunan öykülere yakın bir türden Ütopyalardan bahsetmek istiyorum. Bu pek sıkı bir yakınılık değildir. Bazı gelecekçi öyküler gerçekten de ütopyadır, ancak genel olarak ütopyacı ruhla ortak bir noktaları yoktur. Kehanette bulunmayı kendilerine görev edinmişlerdir –çoğunlukla uyarılar içerirler ve yaklaşan kötülüğü işaret ederler. Ütopya öyküleri, daha iyi ve daha mutlu bir dünya hayal eder ve gerçeklikte var olmaz. İnsanlık, en azından yirmi dört asırdır ütopya öyküleri anlatmaktadır ve tüm bu öyküler memnuniyetsizlikten doğmakta, hayal âlemine doğru bir kaçış olmaktadır. Tümü, hayat hakkında kesin bir isteğe vurgu yaparlar; “keşke.”

“Keşke” –ütopyanın anahtarıdır. Herhangi bir gelecekçi yazının kalıcı olabilmesi ihtimali oldukça düşüktür. Biz geleceği görenler, kendi zamanımız için yazar ve neredeyse ölümümüzden önce geçip gideriz ancak bazı Ütopyalar edebiyat hazınesinin en eski mücevherleri arasındadır. Onlar gelecekçi yazarın “İşlerin gidişatı bu –sonunda olacak olan ise bu” diyerek yaptığı gibi kendi kendini yok edecek bir meydan okuma yaratmazlar. Ütopya sadece “keşke” der ve zamandan, ölümden ve düşünceden kaçıp sıyrılır. Bu normal bir Ütopyayı örnek alınası bir tutummuş gibi düşünmeye engel olmaz. Bizi uyarıp tehdit etmediği gibi, azarlamakta da tereddüt etmez. Bazı zamanlar “keşke”, “keşke yapabilsen”e dönüşür. Ütopya öykülerini üçüncü bir hayali dünyaya kaçıştan, ucuz fanteziden, Güliver’in Gezileri, M?nchhausen’in Maceraları St. Brenden’in yolculuğu ya da Rabelais’in Kutsal Kâse’nin peşindeki Panurge’ı gibi basit mucize masallarından ayıran tek eğitici nokta da budur. Aranan tek haz da katıksız eğlencedir. Bu, Heath Robinson’ın ancak saçma ve tutarsız bir rüya kadar inandırıcılığı olan Uncle Lubin adlı eserinde absürdlük derecesine varır. Ütopya yazarı imkânsız olmak istemez. Gerçekçi değildir ama ciddidir. “Eğer” ve “Eğer yapabilseydin” derken istekli ve özlemlidir…

Bizi gerçekten ayıran bir başka masal türü ise Ütopyalara daha yakındır. Bunlar ölüm sonrasındaki dünyalar, sıradan halkın Cennet’leridir. Çoğu cennet sakin ve huzur vericidir. Kızıl derililerdeki ve İslam’daki cennet anlayışında kesin bir eğlence anlayışı vardır, fakat Cennet’in genel havası bir akşamüzeri dinlendiriciliğindedir. Bilmem okudunuz mu ama Madox Ford’un oldukça güzel ve ütopik denenilecek bir şiiri var “Cennet Üzerine” –ve Henry James’in “The Great Good Place” adlı kısa öyküsü de. İki metin de bu benzer huzurla dolu ve bir göz atıp okumaya değer.

Size tüm ütopyalar hakkında kapsamlı bir açıklama yapmayı denemeyecek olmamın iki mantıklı nedeni var. Biri yeterli zamanımın olmayışı bir diyeri de yeteri kadar bilgili olmayışımdır. Bütün olarak bakıldığında uçsuz bir edebiyattır. Hakkında birşeyler duyduğum ve henüz okumadığım sayısız ütopya var ve daha adını bile duymadığım onlarcası olmalı. Ütopyalar konusunda tam bir otoriteye sahip olabilmek için bir ömür boyu çalışmak gerek. Babil ve Mısır ütopyaları vardı. Yeşeya bölümü özlem dolu bir arzuyla yazılmış, acı ve yaklaşan kötülüğü işaret eden karanlık bir metindir. Şu tanıdık bölümü hatırlayacaksınız:
"Haydi, RAB'bin Dağı'na, Yakup'un Tanrısı'nın Tapınağı'na çıkalım" diyecekler, "O bize kendi yolunu öğretsin, biz de O'nun yolundan gidelim." ... RAB uluslar arasında yargıçlık edecek, birçok halkın arasındaki anlaşmazlıkları çözecek. İnsanlar kılıçlarını çekiçle dövüp saban demiri, mızraklarını bağcı bıçağı yapacaklar. Ulus ulusa kılıç kaldırmayacak, savaş eğitimi yapmayacaklar artık. Yeşeya: 2:3-4
Burada konuşan, savaşmaktan yorgun düşen bir ruhtur, ve yine hatırlayacaksınız:
"Çünkü bakın, yeni bir yer, yeni bir gök yaratmak üzereyim; geçmiştekiler anılmayacak, akla bile gelmeyecek. Yaratacaklarımla sonsuza dek sevinip coşun; çünkü Yeruşalim'i coşku, halkını sevinç kaynağı olarak yaratacağım. Yeruşalim için sevinecek, halkım için coşacağım. Orada ağlayış ve feryat duyulmayacak artık. Orada birkaç gün yaşayıp ölen bebekler olmayacak, yaşını başını almadan kimse ölümü tatmayacak... Evler yapıp içlerinde yaşayacak, bağlar dikip meyvesini yiyecekler. Yaptıkları evlerde başkası oturmayacak, diktikleri bağın meyvesini başkası yemeyecek. Çünkü halkım ağaçlar gibi uzun yaşayacak, seçtiklerim, elleriyle ürettiklerinin tadını çıkaracaklar. Emek vermeyecekler boş yere, felakete uğrayan çocuklar doğurmayacaklar... Kurtla kuzu birlikte otlayacak, aslan sığır gibi saman yiyecek... Kutsal dağımın hiçbir yerinde kimse zarar vermeyecek, yok etmeyecek." Böyle diyor RAB.
Yeşeya 65:17-25

İşte ütopyaya güzel bir örnek. Bu bin yıllık rüya henüz gerçekleşmedi. Eğer Yeşeya’ın Kitabını bir bütün olarak alıp okuyacak olursanız kuvvetini anlarsınız. Alıntıladığım bu bölümleri vahşi bir gerçekliğin, saldırıya geçen orduların, gürleyen at arabalarının, yıkılan duvarların ve sürgüne gönderilen esirlerin içinde kurulduğunu görürsünüz –katliam, korku ve aklın ötesinde kinci cezalar…

Bunun gibi sorunlar içindeki bir dünyanın yansımalarını Plato’nun Diyaloglar’ının içinde çeşitli noktalarda rastlayabilirsiniz. Devlet bir ütopyadır. Atina’nın küçük, zeki ve parlak toplumunda yaşayan üstün ve keskin bir aklın adaleti sağlamadaki başarısızlığı, demogog ve despotun akılcı adam karşısındaki başarısı üzerine duyduğu hoşnutsuzluğu yansıtır. Bugün de adalet, özgürlük ve iyi yönetimi bir arada bulundurmak sorunlarımız arasında çünkü, partilerimiz, inançlarımız, sınıflarımız, hareketlerimiz ve uluslarımız arasındaki itilaf yirmi iki yüzyıl önce Atina demokrasisindeki gibi. Plato çözümü 35-50 arasında hüküm sürecek ve sonrasında Kutsanmışlar Adasına çekilip onurlandırılacak ve kalan günlerinde bilgelik dağıtacak olan Filozof Kral’da buldu. Bugünlerde, Plato’ya oranla biraz daha ilerideyiz fakat günümüz ütopyaları yaşadığımız sıkıntıların yansıması olmaya devam ediyor.

Critias, ütopya benzeri, tamamlanmamış bir Platonik diyalogtur ve birdenbire biter. Bu çok üzücüdür çünkü eğer devam etseydi, binlerce yıl önce yok olmuş Atlantis İmparatorluğunun, Filozof Kralın yönetimindeki Atina devletine saldırmasını anlatacaktı ve sonucunda ütopya demokrasinin ortak özgürlükleri için nasıl savaştıklarını ve kazandıklarını görecektik. “Keşke-.”
Tam bir ütopyacılık olurdu, çünkü acı gerçeğin dünyasında Yunan devletlerinin çekişmeleri yaklaşan mutlak Makedonya istilasını hazırlıyordu.

Çağlar boyunca ütopyalar, içinde üretildikleri dönemlerin endişe ve memnuniyetsizliklerini yansıtmışlardır. Benzetmek gerekirse, karanlığın oluşturduğu ışığın gölgeleridir. İnsanların kafası ne kadar meşgul ve rahatsız ve tedirginse o kadar çok ütopya ortaya çıkar. Rönesans öncesindeki İnanç Dönemi (Ortaçağ) ve Yenilik (Reformasyon) birkaç yeni ütopya üretmiştir. Bunun nedeni kısmi olarak, bastırılmış olmalaları ama asıl neden Cennet ve Milenyum fikirlerinin aynı hayali ihtiyacı karşıladığı gerçeğidir. Aziz Agustin’in Tanrı’nın Şehri (City of God) adlı eseri Kilise’nin hâkimiyeti insanların bir araya geldiği bir ütopyadır. İnsanların zihinlerinin Rönesans ve ayrıca Amerika ve Uzakdoğu’nun keşfiyle harekete geçmesi, tedirgin olmasıyla her yerde ütopyalar belirmiştir. Başlangıçta özgürlük ve iyi yönetim üzerine ütopyalar vardı. Korkuya karşı olan ütopyalar. Bunların en büyüğü Rabelais’in Thelema adlı eseridir. “Keşke” korkusuzca, vurgunculuktan uzak, özgürce ve kibarca, hanımefendiler ve beyefendilere yakışır bir şekilde davranabilseydik- Thelema’nın teması buydu. William Morris’in News from Nowhere’i de “Keşke-”lere iyi bir örnektir. Herkes herkese hizmet etmekten memnundur ve kimse bir centilmenin bahşiş beklemeyeceğinden daha fazla para istememektedir. Bizzat ben buna benzer bir denemede bulundum, adı Days of the Comet, ama ütopya yanını pek başarılı olduğunu düşünmüyorum. Dünyayı temizlemek için kuyruğunda bir tür yararlı benzedrin gazı barındıran bir göktaşı kullandım ve gaz insanların zihinlerini ve kalplerini yüksek bir ölçüde arındırıyordu.

Ancak on yedinci yüzyıldan günümüze dek gelen ütopyaların çoğu yönetim ya da kuruluş ütopyaları olmadı. Buna Campanella’nın Güneş Ülkesi (The City of Sun) –Platon’un Devlet’inden bu yana ilk açık sosyalizm- ve tabii ki tüm ütopyaların ilki olan Sir Thomas More’un Ütopya’sı da dahil. Onun ütopyası işsizlik üzerine yoğunlaşmıştı. Ütopyası uzak bir adaydı ve keşifler ve yolculukların yüzyılları olan on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda tüm ütopyalar uzak adalardı.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru tüm adaların keşfedildiğini ve dünyanın tek bir toplum haline dönüşmeye başladığını fark ettik.Blatchford’un Merrie England adlı eseri ütopya için evine dönmüş ve Bellamy’nin meşhur Looking Backward’ında ise ütopya tüm dünyadır. 1904’te, A Modern Utopia adıyla ütopyacı fikirlerin özetini yaptım, burada işaret ettiğim ise önlenemez evrensellikti. Ama Men Like Gods’ta hala maddesel gerçeklikten, zamandan ve mekandan başka boyutlara ve tamamen farklı bir evrene kaçmaya yelteniyordum.

Tüm bu yeni sosyalist ütopyalarla birlikte yeni bir ütopyacılık da oluşuyordu. Sosyalist ütopyaların istekliliği “Keşke toplumumuzu daha iyi organize edebilsek” demelerinde yatar. Ama bahsettiğim yeni ütopyacılıkta “Keşke zihnimizi ve bilgimizi düzene sokabilsek-” denir. Bilgi güçtür. Bacon’ın Atlantis’indeki hâkim düşünce buydu –bilimsel ütopyaların en büyüğü.

Bacon’ın ütopyası gerçek önem açısından daha önce yazılmış her ütopyadan daha fazla üretti. Daha önceki Bacon’ın, Roger Bacon’ın öğretilerini aktardı ve insanın halen, herşeyi öğrenmesi gereken, cahil bir yaratık olduğunu itiraf etti. İnsan yaşamında yeni bir anlayışı şekillendirdi, sürekli organize araştırma anlayışını. Diğer tüm ütopyalar, mutluluk ve kişisel-tatmin adaları, toplulukları ve dünyaları sunarken, Francis Bacon’ın ütopyası bilginin peşinde koşanların ve bilgide ve bilgelikte geliştikçe güçlenenlerin dünyasıydı. Örgütlü bilim tarafından yönetilen bir dünyaydı. Ve bilim derken yerleşmiş bilgi değil, sürekli eleştiriyi, artan ve daha da yayılan bilgiyi kastediyoruz. Bilim yerine felsefe daha doğru bir sözcük olabilir belki. Filozofu kral olarak başa geçiren Platon’un ütopyasını tamamlar. Ek olarak da filozof yerine, bilimsel felsefeyi kral yapar.

Bilimle uğraşan herkes Francis Bacon okuluna dahil olan ütopyacılardır. Benim burada, Avustralya’da sizlere bunları konuşuyor olmamın sebebi de budur. Buraya, Canberra’da toplanan Avustralya ve Yeni Zellanda Bilim Geliştirme Kurumu’ndan öğrenebileceğim kadarını öğrenmek için geldim. Bu kurumdaki her kadın ve her erkek, sizi temin ederim, ütopyacılardır ve ütopyalarının gerçek olduğuna inanmaktadırlar. Dünyamızın yalnızca bilimsel düşüncenin sürekli yenilenmesiyle düzene koyulabileceğine inanmaktadırlar. Buna, diğer insanların kılıçların saban demirine, mızrakların bağcı bıçağına dönüşeceğine, ulusun ulusa kılıç kaldırmayacağına savaş eğitimi yapmayacağına inanması kadar kuvvetle inanıyorlar.

Ama bunların kensinlikle olacağı kehanetinde bulunmuyorlar. “Keşke yapabilseniz.” diyorlar.

Etiketler: , ,

Pazar, Ekim 08, 2006 | Yorum Yaz

Hafıza

Aşağıdaki metin HP Lovecraft'ın 1919 yılında yazdığı ve 1923 Mayısında The National Amateur'de yayınlanmış "Memory" adlı öyküsünün tarafımdan yapılmış amatör bir çevirisidir. Türkçesini görmediğimden -hafızam beni yanıltıyor da olabilir- çevirdim. Görüş, öneri ve düzeltmelerinizi iletmekten çekinmeyin.

Nis vadisinde meşum yeni ay, narin boynuzlarıyla ışığına yol açarak yüce upas ağaçlarının ölümcül yaprakları arasından cılızca parlıyordu. Ve vadinin derinliklerinde, ışığın varmadığı yerlerde, gözlere yasak şekiller oynaşıyordu. Üzerinde, garip yekpare anıtlar ve kırılmış sütunlar etrafında sıkıca dönen ve çoktan unutulmuş ellerce yerleştirilmiş mermer döşemeleri kaldıran şeytanî asmaların ve bitkilerin harap sarayların kalıntıları arasında süründüğü tepelerde otluklar gürdü. Ve derinlerdeki hazine odalarından zehirli yılanlar ve isimsiz pullu yaratıklar girip çıkarken, harap olmuş avlularda büyüyen devasa ağaçlardan küçük maymunlar sarkıyordu. Nemli yosun örtüsü altında uyuyan taşlar uçsuz bucaksızdı ve kapladıkları duvarlar kudretliydi. Bu duvarları inşa edenler onlar yükselttiğinden beri mertçe hizmet etmişlerdi ve altları kurbağalara yuva olmuştu.

Vadinin aşağısında, pis suları yabanî otlarla dolu Than nehri uzanıyordu. Saklı pınarlardan doğup yeraltı mağaralarına akardı, bu yüzden Vadinin Perisi sularının ne neden sularının kızıl olduğunu bilirdi ne de nereye aktığını. Ayışığında dolanan Cin, Vadinin Perisine “Yaşlıyım, ve çokça unutmaktayım. Bu taştan şeyleri inşa edenlerin yaptıklarını, görünüşlerini ve adlarını söyle.” diyerek konuştu. Peri yanıtladı. “Ben Hafıza’yım ve geçmiştekiler konusunda bilgeyim ama ben de yaşlıyım. Bu yaratıklar Than nehrinin suları gibi anlaşılmazdılar. Yaptıklarını hatırlamıyorum, çünkü anlıktılar. Görünüşlerinin ağaçlardaki şu küçük maymunlar gibi olduğunu belli belirsiz hatırlıyorum. Adları ise, nehrinkiyle kafiyeli olduğundan açık seçik hatırımda. Dünün bu yaratıklarına İnsan deniyordu.” Ardından Cin, narin boynuzlu aya geri uçtu ve Peri harabe avluda büyüyen bir ağacın üzerindeki küçük bir maymuna anlamlı bir şekilde baktı.

Etiketler: , ,

Cumartesi, Mayıs 06, 2006 | Yorum Yaz

Yazmak Üzerine Notlar

Aşağıdaki metin, yazar Howard Phillips Lovecraft'ın "Notes on Writing Weird Fiction" adlı makalesinin tarafımdan yapılmış amatör bir çevirisidir. Görüş, öneri ve düzeltmelerinizi iletmekten çekinmeyin.


Öykü yazmamın nedeni, sanatta ve yazında karşılaştığım bazı manzaralar (sahnesel, yapısal, atmosferik vb.) fikirler, olaylar ve de imgeler aracılığıyla bana geçen; hayret, güzellik ve maceraperest beklentinin belirsiz, yakalanması zor, tamamlanmamış etkilerini daha net, detaylı ve sağlam bir biçimde şekillendirebilmenin doyumuna ulaşmak istememdir. Gotik öyküyü (weird stories) seçmemin nedeni hedefime tam olarak uygun düşmesidir –inatla ve tutkuyla hedeflediklerimden biri de, bir anlığına, zamanın, mekanın ve bizi sonsuza dek hapseden, algımızın ötesindeki sonsuz kozmik mekanlar hakkındaki merakımızı engelleyen doğa kanunlarının, askıya alınmışlığı veya çiğnemişliği yanılsamasını başarmaktır. Bu öyküler sürekli olarak korku unsuruna vurgu yaparlar çünkü korku en derin ve en güçlü duygumuzdur ve insanı Doğayı-reddeden yanılsamalar yaratmaya en çok korku iter. Korku, bilinmeyen ve ya yabancı olan her zaman birbiriyle ilintilidir, öyle ki; KORKU’ya vurgu yapmadan doğa yasalarını kırma, evrensel bir yabancılaşma veya bir “hariçsellik” sunan ikna edici bir tablo ortaya konamaz. Öykülerimde zamanın büyük bir önem taşımasının nedeni, bu unsurun aklımda, son derece dramatik ve evrendeki en korkunç şey olarak yer etmesidir. Zamanla çatışmayı, tüm insanlık anlatımında en kuvvetli ve verimli tema olarak görüyorum.

Seçtiğim öykü yazma biçimi kesinlikle özel ve belki de sınırlı, ama hiç değilse, edebiyatın kendisi kadar eski, sürekli ve kalıcı bir anlatım. Her zaman küçük bir grupta, bilinmeyen mekanlara meraklı, bilinenin ve gerçeğin hapsinden, hayallerin bize açtığı inanılmaz maceralarla dolu büyülü diyarlara ve sonsuz olaslıklara doğru kaçmak için yanıp tutuşan insanlar olacaktır. Bu grup benim gibi amatörlerin yanında büyük yazarları da içinde barındırır -Dunsany, Poe, Arthur Machen, M. R. James, Algernon Blackwood, ve Walter de la Mare bu alanın ustalarındandır.


Nasıl yazdığıma gelince –bunun tek bir yolu yok. Her öykümün farklı bir geçmişi var. Bir ya da iki kez, gerçek anlamıyla, bir rüyamı kaleme aldım, ama genelde öncelikle vurgulamak istediğim bir ruh hali, bir fikir veya bir imgeyle başlayıp onu, kesin olarak yazılabilir bir dizi dramatik olaylar dizisi içine yedirmenin iyi bir yolunu buluncaya dek, kafamda döndürürüm. Bu ruh haline, fikre ya da imgeye uyarlanabilecek temel koşulları ve durumları düşünür ve sonrasında seçtiğim bu koşul veya durum çerçevesinde, kendime seçtiğim ruh hali, fikir ya da imgenin mantıksal ve doğal yollarla açıklanışı üzerinden fikir yürütürüm.

Elbette ki, yazma yöntemleri; temanın seçilişi ya da yazmaya neden olan başlangıç fikri kadar çok ve çeşitlidir. Ancak, tüm öykülerimin geçmişi incelenecek olursa, yöntem olarak aşağı yukarı şu kurallar bütünü çıkarılabilir:

  1. Olayların tarihsel olarak sıralandığı bir özet yahut bir senaryo hazırlayın –anlatım sırasına göre değil. Tüm önemli noktaları ve planlanan tüm olayları yaratan nedenleri kapsayacak şekilde açıklamalar yazın. Detaylar, yorumlar ve sonuçların değerlendirilişi bazı durumlarda bu geçici çerçeve çalışmada uygulanabilir.
  2. Olayların sıralandığı ikinci bir özet yahut senaryo hazırlayın – bu ise (oluş sırasına göre değil de) anlatım sırasına göre olsun ve yeterli bütünlüğü ve detayları, değişen bakış açılarını, gerginliği ve hikayenin doruk noktasını içersin. Eğer gerekli görürseniniz, ilk özeti öykünün genel etkisini ya da dramatik olarak çarpıcılığını arttıracak biçimde değiştirin. Dilerseniz eklemeler yapın ya da olayları öykünüzden çıkarın – sonuçta ilk fikrinizden bağımsız, bambaşka bir öykü çıkacak bile olsa. Planlama aşamasında, düşündüğünüz yerde eklemeler ve değişiklikler yapmaktan çekinmeyin.
  3. Anlatım sırasını gösteren ikinci özeti izleyerek –hızla, akıcı bir şekilde ve fazla incelemeden- öyküyü yazın. Önceki planınıza bağlı kalmadan, öykünün gelişimi için gerekli gördüğünüz yerlerde konuyu ve olayları değiştirin. Eğer gelişim dramatik etki için yeni fırsatlar ve daha iyi bir anlatım şansı ortaya koyacak olursa, faydalı olduğunu düşündüğünüz herşeyi ekleyin –gerekirse önceden yazdığınız bölümleri gözden geçirip bu yeni duruma uyarlayın. En iyi düzenlemeye ulaşıncaya dek farklı başlangıçlar ve sonlar deneyin, uygun gördüğünüz veya istediğiniz şekilde bölümleri ekleyip çıkarın. Ancak, öykü boyunca bahsedilenlerin son tasarımınızla uyuşutuğundan emin olun. Bahsedilenlerin bir uyum içinde olması gerektiğini göz önünde bulundurarak tüm fazlalıklardan kurtulun –sözcükler, cümleler, paragraflar, bölümler ya da unsurlar.
  4. Tüm metni, sözcük dağarcığını, cümle yapısını, düz yazının ritminı, bölümlerin nasıl ayrıldığını, tonun güzelliğini, geçişlerin inandırıcılığını (sahneden sahneye, yavaş ve detaylandırılmış eylemlerden hızlı ve kaba taslak zaman-kapsayan eylemlere ya da tam tersi vb.) başlangıcın, sonun ve öykünün doruk noktasının vb. etkileyiciliğini, dramatık beklenti ve ilgiyi, geçerliliğini, atmosferi ve çeşitli diğer unsurları düşünerek gözden geçirin.
  5. Uygun gördüğünüz yerde küçük değişiklikler yapmaktan çekinmeden öykününün düzgün yazılmış bir kopyasını hazırlayın.

Bu aşamalardan ilki genelde tamamen zihinseldir –olaylar ve koşullar dizisini kafamda oluştururum ve detaylı bir anlatım sırası yazmaya hazır olana dek kalemi elime almam. Bazen de, bir fikri nasıl geliştireceğimi bilmeden, doğrudan yazmaya başlarım –bu başlangıç bazen sorun çıkarabilir.

Kanımca, gotik öykü dört ana kısma ayırılır; ilki; bir ruh halini ya da bir duyguyu vurgulayan, bir diğeri; resimsel bir kavramı vurgulayan, üçüncüsü; genel bir durumu, koşulu, efsaneyi ve ya da entelektüel düşünceyi vurgulayan, ve dördüncüsü de belirli bir dramatik durumun ya da doruk noktasının kesin tablosunu açıklayan. Bir başka şekilde ise gotik öyküler kabaca iki gruba ayrılabilirler – olağanüstü olayların ya da korkunun bazı durum veya olgularla ilintilendiği öyküler ve bireylerin bazı eylemlerinin tuhaf durumlar ve olgularla ilintilendiği öyküler.

Her gotik öykü –özellikle korku türü için konuşacak olursak- içinde şu beş belirleyici unsuru barındırır: (a) içten içe temel, bir anormallik korkusu –durum, mevcudiyet vb. (b) korkunun genel etkileri ve sonuçları, (c) -karşı karşıya kalınan dehşet öğesi nesne ya da olguyu- ortaya koyma biçimi, (d) dehşete karşı gösterilen korkunun çeşitleri, ve (e) verilen koşullarda dehşetin belirli etkisi.

Gotik bir öykü yazarken her zaman doğru ruh haline ve atmosferine ulaşmak ve vurguyu ait olduğu yere yerleştirebilmek için çok dikkat ederim. Olgunlaşmamış, ucuz, şarlatan-kurguların dışında, imkansız, inanılırlığı olmayan, ya da hayal edilemez bir olgu, bildik duygular ve sıradan anlatımmışçasına sunulamaz. İnanılması güç olaylar ve koşullar aşılması gereken özel engeller barındırırlar, ve bu da yalnızca verilen olağanüstü durum dışında öykünün her aşamasına dağıtılmış dikkatli bir gerçekçilikle sağlanabilir. ‘Olağanüstü olan’ –dikkatle “inşa edilen” duygu ile birlikte- etkileyici ve temkinli bir şekilde işlenmelidir, aksi takdirde tekdüze ve ikna edicilikten uzak bir hal alır. Öykünün temelinde yer aldığından, yalnızca var oluşu dahi karakterleri ve olayları gölgede bırakabilir. Fakat karakterler ve olaylar, olağanüstüyle bağları dışında tamamen doğal ve tutarlı olmalıdırlar. Merkezdeki mucize unsuruyla ilgili olarak, karakterler, benzer kişilerin böylesi bir şaşkınlık anında gerçek hayatta hissedecekleri duyguları ortaya koymalıdırlar. Asla bir mucizeyi olağan bir şeymişçesine ele almayın. Karakterlerin mucizye alışkın olduğu durumlarda dahi, okuyucunun hissedeceğine benzer bir huşû havası yaratmaya çalışıyorum. Hafif, tekdüze bir tarz ciddi bir fanteziyi yok eder. Gotik öykünün en önemli öğesi eylem değil atmosferdir. Aslında, bu tarz öyküler berlili bir ruh halinin canlı bir resminden başka bir şey değildir. Bunun dışında başka bir şey olmaya çalıştığı anda, ucuz, bayağı, çocukça, aptalca ve inandırıcılıktan uzak olur. Asıl vurgu, anlaşılması zor olan izde olmalıdır – ruh halinin çeşitliliğini yansıtan duyumsanamaz imalar ve seçici bazı çağrışımlar yapan dokunuşlar gerçek olmayanın belirsiz bir yanılsamasının garip gerçekliğini oluşturur. Simgesellikten ve öykünün havasını güçlendirmekten başka hiçbir işe yaramayan büyük, yalın olaylardan kaçının.

Fanteziyi ciddi olarak yazmaya teşebbüs ettiğimdem beri –bilinçli ya da bilinçsiz olarak- uyguladığım kurallar yahut standartlar bunlardır. Sonucunun başarılı olup olmadığı tartışılabilir -fakat en azından, son birkaç paragrafta bahsedilenleri görmezden gelmiş olsaydım, yazdıklarımın şimdiki hallerinden daha da kötü olacağına eminim.

Etiketler: , , , ,