<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=27228632&amp;blogName=edebiy.at&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2Fsearch&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div><iframe src="http://beta.blogger.com/navbar.g?blogID=13215133" height="30px" width="100%" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" id="navbar-iframe" frameborder="0"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

Çarşamba, Nisan 29, 2009 | Yorum Yaz

Kızıl Kralın Huzurunda

"Bir Hırsız Doğuyor" öyküsüyle Karakış Diyarı'nda geçen ve aynı kahraman etrafında dolanan Conanvari bir dizi öykü yazmaya girişmiştim. "Kızıl Kralın Huzurunda" bu dizinin ikinci öyküsü. Kahramanımız Azonar'ın Sahipsiz Topraklar'a birlikte girdiği kervanın saldırıya uğramasından sonraki sıradışı bir karşılaşmayı anlatıyor. Şimdilik bu diziyi sürdürme isteğim kalmadı. Ama ne olur bilinmez.

***
Fenore'nin en batı ucundan terk edeli üç günden fazla olmamıştı ama, soğuk ve tekinsiz bir sessizlik Ejderyuvası Dağlarında her yerden daha fazla hissediliyordu. Soluduğu havada, ayağının altında ezilen karda, Azonar'ın bakışını çevirdiği her yerde yıllardır uyuyan birinin dinginliği vardı. Her adımında birilerini rahatsız edecekmişcesine tedirgindi. Oysa ki fersahlarca ötesinde bile tek bir canlı yoktu. Oraya en yakın yerleşim yerinde yaşayanlar dahi, üzerinde dikildiği dağ sırasını ancak düşlerinde görmüşlerdi. Azonar da böyle bir düş görüp görmediğini anımsamaya çalıştı. Onunkiler daha farklıydı ve çok daha gerçekti. Birkaç hafta önce, Sahipsiz Topraklara giden bir kervan ile birlikte yolculuk ederken, saldırıya uğradıkları gece gördükleri en uçuk düşlerinden bile daha beterdi. Kanatlı dehşetler, etrafında yükselen yüce dağlardan hatta kardan bile daha gerçekti. Kendi gözleriyle görmüştü. Ejderhalar yaşıyordu ve hiç de uzakta değillerdi.

Ejderyuvası Dağlarının yakınlarında dahi kimselerin bulunmamasının nedenlerinden biri -ve en önemlisi de- buydu. Ama tanrılar onu buraya sürüklediyse elinden bir şey gelmezdi. Yapabileceğinin en iyisini yapıp hayatta kalmak için çalışmaktan başka çaresi de yoktu. Fenore'de göçebelerden edindiği kürkleri kuşanmış, dağların kayalık sırtlarında bir yerlerde, bulabildiği en kuytu köşede bir başına oturmuş, ısınmak için bir ateş yakmaya uğraşıyordu. Tırmanışı boyunca hiçbir adımı kolay olmamıştı ve mola yerleri hiçbir zaman rahat bir kervansaray ile kıyaslanamazdı. Gürleyen rüzgara aldırmadan, savrulan kar tanelerinin arasında sırtını bir kayaya vermişti. Uzun ve yorucu bir yolun sonuna yaklaşmanın keyfiyle uzandı yanan ateşin başına. Günün son ışıkları da; dağların koyu mavi çizgileri arasında kaybolurken uykuya daldı.

Sabah keskin bir soğukla uyandı. Gökyüzünde yükselen güneş, dağları biraz olsun katlanılabilir kılıyordu. Yanında kalan erzaklarından birazını hışımla kemirdi. Tekrar toparlanıp yola koyuldu. Yalnızların kahvaltısı böyle olurdu; çabuk, gürültüsüz ve ıssız. Güneş omzunun üzerinde yükseldikçe, Azonar da dağın ötesine bir adım daha yaklaştığını düşünüyordu. Korkutucu düşünceleri aklına getirmeden, ama varlıklarını da unutmadan, hızlı ve olabildiğince dikkatlice yoluna devam etti gün boyu. Sonunda, güneş ayrılmaya yüz tuttuğunda yorulduğunu anladı. Hatırlatıcı olarak da bir kar fırtınası kopuverdi. Öylesine hışımla yağıyordu ki; durup, kuytu bir köşede onun sesini dinlemekten başka yapabileceği bir şey yoktu.

Kararmaya yüz tutmuş gün ışığı altında, elini yüzüne siper ederek tepesinde, son bir gayretle varabileceği bir sığınak aramak üzere başını kaldırdı. Alaca karanlıkta bir hayalet gibi görünen yaratığı o zaman fark etti. Geniş kanatları ve orantılı vücuduyla genç bir ejderha hemen üzerine sessizce süzülüyordu. Bir süre Azonar'ın tepesinde daireler çizdi, ardından dağın biraz daha yükseklerindeki bir mağaraya, inine girip gözden kayboldu. Tam da o anda Azonar için bir fırsat doğmuş oldu. Yaratığın inine sığınabilirse bu fırtınayı atlatacağı kesindi. Ama mağaradan sağ çıkıp çıkmayacağından ise emin değildi.

Son nefesini de bu yolu seçtiği ve sıradan bir insan gibi uzun yoldan dolaşmadığı için kendine küfrederek harcadığında canavarın ininin önündeydi. İçerisi, en az dışarısı kadar karanlık görünüyordu. Sessiz ve tedirgin adımlarla karanlığın içine girdi. Isının daha şimdiden değişmeye başladığını hissettiği Azonar. Ejderhanın nefesi, diye düşündü, gün gelip de ona bu kadar yakın olmak isteyeceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Etrafta bir kıpırtı ya da bir ses yoktu, ama gözleriyle görmüştü. Yaratık buralarda bir yerlerde, belki de mağaranın içlerindeydi. Canavarın varlığını anlayamadığı bir şekilde hissediyor ve tüylerini diken diken ediyordu. Aynı hisleri ejderhanın da paylaşmadığını umarak mağaranın kuytu bir köşesine kıvrılmayı umuyordu. Şansımı daha fazla zorlamanın alemi yok, dedi kendi kendine. Haksız sayılmazdı. Bir ay önce sıradan bir adamdı, şimdi ise ejderhalarla koyun koyun uyuyan bir hırsız. Kürkünü yaydı, tüccardan çaldığı kutuyu başının altında koydu ve geceyi geçirmek üzere uykuya dalmaya çalıştı. Ama, ya içindeki korkudan ya da hayatının bu kadar hızlı ve büyük bir değişikliğe uğramasından duyduğu tedirginlik yüzünden hemen uyuyamadı. Gece, tüm gördüklerden farklı, büyülü bir düş gördü.

Sabah, rüyasından arta kalanlara benzeyen bir homurdanma duydu. Devasa bir şey hareket ediyordu. Altındaki zeminin titrediğini hissetti ve ürperdi. Çabucak ayağa kalkmak istedi ancak uyku sersemliğiyle tökezleyip yere kapaklandı. Başını kaldırdığında, dün akşam gördüğü canavar karşısındaydı. Uzunca bir süre ne yapacağını bilemedi. Herhangi bir hamle yapmaktan çekindi, çünkü en ufak bir hata bile bunu son hamlesine dönüştürebilirdi. Yaratığın gözlerinin içine bakmadan doğrulmayı denedi, tehditkar olmak istemediğinden nazikçe hareket etti. Komik, diye geçirdi içinden, ben bu yaratığa karşı nasıl bir tehdit oluşturabilirim, diye söylendi. Birden nazikliği kralının huzurundaki bir köylününkine bürünüverdi. Beceriksizce ama içtendi ve korkuyla sıvanmıştı. Karşısındakiyse bir toprağın, bir coğrafyanın değil tüm Kyra'nın kralıydı. İçinden boğazına büyük bir heyecan dalgası yükseldi, bir şey söylemek istedi ama söyleyecek tek bir sözcüğü bile yoktu. Gözlerini yerden ayırmadan, geri geri mağaradan dışarı çıktı. Girişteki çıkıntının üzerinden usulca sarkarak, dün akşam geldiği yoldan aşağı indi. Yaratığın güçlü çenesi ve sivri dişleri kayaların arasında kaybolunca yeri göğü inleten bir çığlık duydu. Kral konuşmuştu. Davetsiz misafirini bağışlamıştı.

İlk Doğan'ın bir dalına karşılık benim gibi birinin canı, diye düşündü Azonar, oldukça iyi bir takastı.

Etiketler: , ,

Eğer bu yazı ilginizi çektiyse edebiy.at eposta bültenine abone olun.



0 Yorum:

Yorum yaz

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Anasayfa



edebiy.at
Creative Commons License
Bazı hakları saklıdır.

blogger'ın gazıyla