<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=27228632&amp;blogName=edebiy.at&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2Fsearch&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div><iframe src="http://beta.blogger.com/navbar.g?blogID=13215133" height="30px" width="100%" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" id="navbar-iframe" frameborder="0"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

Pazartesi, Mart 02, 2009 | Yorum Yaz

Bir Hırsız Doğuyor

Tekboynuz Geçidi hiçbir yerin ortasında yine sessizce belirmişti. Mevsim dönümüyle birlikte nehrin kuzey ve güney olarak ikiye ayırdığı bölgeyi tekrar, kendi bildiği basit ama işe yarayan yöntemle birleştirmişti. Akarsuyun ortasında beliren bir iki kayalık ve ömrü pek de uzun olmayan adacıklar deneyimli yolcular için eşi bulunmaz bir kısa yol oluşturuyordu. Zorlu ve tehlikeli olabilirdi, ama doğanın elinden gelenin en iyisi buydu. Dalgın ya da yöreye yabancı biri ise, Fenore'ye inmenin tek yolunun karla kaplı bir coğrafyada haftalarca batıya ilerledikten sonra Puslugöl'ün etrafından dolaşarak Orkanyolu'na varmak ve oradan tekrar kuzeydoğuya yol almak olduğunu düşünebilirdi. Çünkü, nehrin çağlayan suları arasında belli belirsiz baş gösteren bu geçit fazlasıyla nazlıydı ve kendini yalnızca baharın son zamanlarında, ve pek de kısa bir süreliğine gösterirdi.

Dorangillerden Farhin ise tam bir yaşlı kurttu. Yıllardır Fenore'nin kuzey-güney hattı boyunca sürdürdüğü ticaret sayesinde hem bu tekinsiz topraklar hakkında bir ölümlünün ömrü boyunca öğreneceğinden fazlasını öğrenmiş, hem de on ölümlünün ömründe kazanacağından fazlasını kazanmıştı. Eruh Kannar limanından ucuza topladığı mallarını önce Taserin şehrine uğrayıp daha iyileriyle takas eder, sonra da güneye Fenore'ye, oradan da Sahipsiz Topraklar'a iner ve buradaki göçebelerle uzun pazarlıklardan sonra yörenin nadir mücevherleriyle takas ederdi. Göçebelerden topladıklarını ise tekrar kuzeye götürür ve böylece kesesini doldururdu. Tehlike para demekti. Bunu biliyordu.

İşte tam da bu yüzden, sırtları tepeleme dolu pur sürüsünü geçide sürerken aceleci davranıyordu. Kırbacını telaşla hayvanların sırtında şaklatırken bir yandan tehditkâr bir tonda komutlar veriyor bir yandan da, endişeli gözlerle suyun seviyesini gözlüyordu.

"Acele edin bre hayvanlar!"

Farhin'in bunca yıllık tüccarlığı boyunca öğrendiği bir başka şey ise, bir kervanın her zaman için açık bir hedef olduğuydu. Hele ki bu kervan, Sahipsiz Topraklar üzerinde yol alıyorsa, tersini düşünmek aptallık olurdu. Dahası, para tehlike demekti. Kuzeyin değerli mallarıyla, türlü çeşit kap kacağı ve baharatıyla dolu bir kervan daima ilgi çekerdi. Bunu da biliyordu.

"Boğulup gitmeden geçin de gidin, haydi!"

Kırbacını bir kez daha şaklatırken, aniden duraksadı. Doğu ufkunda gözüne takılan sıradağların adlarını hatırladığında, bağrışlarını azalttı ve kırbacını bir kez daha hışımla savurdu. Çünkü azgın nehirden, aç gözlü yağmacılardan ve keskin soğuktan daha tehlikeli olan kanatlı ölüm doğudan gelebilirdi. Çabuk, ve sessiz olmalıydı, göze batmamalıydı, nehrin yatağındaki herhangi bir taştan farksız görünmeli ve orada olduğunu hissettirmemeliydi. Bir an kendini kocaman bir dünyada küçücük, değersiz bir şey olarak hissetti. Ejderyuvası Dağları'nın kendini görenler üzerinde yarattığı tehdit tam da buydu; çaresizlik.

"Bu acelen ne be adam, Olgan aşkına hayvanlara merhamet et!"

Konuşan, geçidin kuzey yakasında, kervanı en arkadan izleyen bir atlıydı. Alaca bineği üzerinde, alaca postlara sarınmıştı ve başında kızıl bir kürk kapüşon vardı. Dizlerine dek uzanan deri çizmelerini kayışlarla sıkıca dolamış ve omzundan beline uzanan bir çanta asmıştı. Sol yanından sarkan kınında ise uzunca bir kılıç gizliydi. Suratındaysa, buralarda ender bulunan bir rahatlık ve gençliğin getirdiği vurdumduymazlık vardı.

"Genç adamsın, Azonar ve Sahipsiz Topraklar'ı tanımıyorsun. Buradaki gerçekleri rüyalarında bile göremezsin," dedi tüccar ve kırbacını havaya kaldırdı. O eski topraktı, ve kervanına kattığı bir yolcunun sözünü dikkate almaması gerektiğini biliyordu.

"Üstelik, özel bir müşterime bir an önce ulaşması gereken bir paketim de var. O yüzden, acele edin ahmak hayvanlar!"
Bunu Azonar da fark etmişti. Yaşlı tüccar, kervanın başındaki yürüyüşüne devam ederken yol boyunca elini boynunda asılı duran bir anahtara götürmüş ve sanki orada olduğundan emin olmak isterscesine bunu pek çok kere tekrarlamıştı. Bu anahtarın bir şekilde, tüccarın bineğindeki gizemli kutuyla ilgili olduğunu sanıyordu. Burnunu sokmaması gereken bir iş olduğunu varsayarak yoluna sessizce devam etti.

Öğle üzeri kervan, aceleyle fakat kazasız belasız bir şekilde nehrin diğer yakasına geçmeyi başardığında, purların bacakları gövdelerine değin ıslanmış ve kalın tüyleri büzüşüp sarkmıştı. Titreşen atlar ve sırıl sıklam olmuş silkinen köpeklerle, yorgun purlar; sahipleri önderliğinde - ve onların zorlamasıyla- bir süre daha yola devam ettiler. Ancak ıslanan hayvanlar iyice üşümüştü ve batmaya yüz tutan güneşle birlikte soğuk onlar için dayanılmaz bir hâl aldığında Farhin mola vermeleri gerektiğini anladı. Büyükçe bir ateş yakıldı ve tüm hayvanlar bir daire oluşturup ateşin etrafına dizildi. Dairenin içindeyse, Farhin, tüccarın çırakları, Azonur ve az sayıdaki yolcular toplanmış karınlarını doyuruyorlar ve sohbet ediyorlardı. Söz kimi zaman doğudaki Ejderyuvası Dağlarından açılıyor ve bu tehdit her birinin içini ürpertiyle dolduruyordu. Böyle zamanlarda yolcular ateşe biraz daha yaklaşıyordu. Kimi zaman ise eski günlerden ve efsanelerden bahsediliyordu ve bu gülüşmelere ve şen kahkahalara yol açıyordu. Sahipsiz Topraklar'ın pek alışık olmadığı bu sesler, karla örtülü uçsuz düzlüklerde dört yöne dağılırken geride yaşam kırıntıları bıraktılar. Üzerlerine gecenin sessizliği çöktüğündeyse her şey eski haline dönmüştü, vahşi doğanın izleri dışında kampta hiçbir hayat belirtisi yoktu.
Sönmeye yüz tutmuş ateşin ışığı etrafı belli belirsiz aydınlatırken Azonar karanlığı gözlüyordu. Belirli bir yöne bakmıyordu ve her yönden tehlike gelebileceğinin farkındaydı; ne de olsa Sahipsiz Topraklardaydılar -Farhin öyle demişti; buralar Kyra'nın tamamından daha tehlikeliydi. Bu yüzden ilk nöbeti Azonar almak istemişti ve şimdi, geceyle baş başa kaldığında bunun bir hata olduğunu anladı. Bir an önce uyumak istiyordu. Ama gözlerini açık tutmalıydı. Bu yüzden etrafına bakınarak, gözlerini üzerine çevirebileceği bir şeyler aradı, istemsizce bakışları doğuya, uzaklarda silik izleri zorlukla seçilebilen Ejderyuvası Dağları'na kaydı. Konuşulanlar aklına geldiğinde ürperdi ve sönmekte olan ateşe bir odun fırlattı. Aynı anda ardında bir ses duyduğunu sandı ve o yöne döndü. Kılıcını gürültüyle kınından çekti ve sürtünen çeliğin çıkardığı ses birkaç yolcuyu uyandırdı. Tutuşmuş bir odun parçasını eline aldı ve onu meşale gibi kullanarak karanlığın içine, sesin geldiğini düşündüğü yöne temkinli adımlarla ilerledi.

"Kim var orada?"

Yanıtlayan sessizlik oldu. Genç adamın üzerine karanlıktan ve sessizlikten daha ağır bir korku çöktü. Bilmediği bir şeylerin, yakınlardaki varlığını sezinlemiş gibi tedirgindi, her an birinin, bir şeyin üzerine atılıp dişlerini boynuna geçirmesini bekliyordu. Kılıcını sağa sola savurup karanlığı yarmayı denedi. Değişen bir şey olmadı. Vazgeçip, yan yana uyuyan hayvanların arasından geçip ateşin başına geçti ve beklemeyi sürdürdü.

Kana susamış çığlıklar karanlığı yırtıp kamp yerini doldurduğunda herşey için çok geçti. Gecenin içinden on-on beş eli silahlı adam üzerlerine çullanmıştı. Bu ıssız yerde mışıl mışıl uyuyacak kadar saf olanlar yerlerinden bile kıpırdayamadan katledildiler. Bazılar biraz olsun direnç gösterebildi ve Farhin de, elindeki kırbacıyla üzerine atılanları savuşturmaya çalışıyordu.

"Basıldık, haydutlar!" diyebildi can havliyle.

Azonar, tüccarın yanına doğru koşup kılıcını adamın etrafını saran üç hayduttan birinin ensesine doğru savurdu. Kılıcın değdiği yerde kapanamayacak kadar geniş bir yarık açtı ve haydudun sırtından fışkıran kan, adamı az sonra yere serdi. Beklenmedik saldırının karşısında yüzlerini Azonar'a çeviren diğer iki haydut ellerindeki baltalarla genç adama doğru hamle yaptılar. İlki, boyuna savurduğu baltasını Azonar'ın sağ ayağına saplayacak gibi oldu ama adam çevik bir hareketle bundan kurtulmayı bildi. Haydut, toprağa saplanan silahını sökmeye uğraşırken Azonar, kılıcını mızrak gibi kullanarak adamın karnından içeri soktu. İki büklüm yere devrilen cesedin üzerinden atlayıp üçüncüsüyle ilgilenmek üzere kılıcını savurdu. Düşmanının ilk hamlesini savuran haydut baltasını Azonar'ın kalçasına geçirmeyi denedi. Baltanın keskin sırtından kurtulmak isteyen genç adam içgüdüsel olarak geriye bir adım attı ve ayağı az önce öldürdüğü adama takılarak yere yuvarlandı. Bu durumu fırsat bilen haydut iki eliyle kavradığı baltasını başının ardına dek kaldırıp güçlü bir vuruşla Azonar'ın kafasını ikiye ayırmak isteyen bir hamle yaptı. Ancak balta kafasının üzerinden bir türlü inmek bilmedi. Bir el, bir güç, bir şey, onu havada tutuyordu. Kafasını çevirip baktığında silahının sapına dolanmış bir kırbaç güldü. Kırbacın diğer ucunda, tüccar sakalları arasından sırıtıyordu. Haydudun gördüğü son manzara bu oldu. Düşmanının şaşkınlığını fırsat bilen Azonar doğrulup kılıcını adamın kafasına indirdiğinde, haydudun kafası sayısız parçalar halinde kamp ateşi üzerine savruldu.

Azonar, bir şeyi olup olmadığını sormak üzere Farhin'e yaklaşırken, karanlığın içinden çıkan bir el, tüccarın boğazına yapıştı, yaşlı adamın bir kulağından diğerine uzanan derin bir yarık açtı ve tekrar geldiği yere karanlığa geri döndü. Koşarak Farhin'in yanına varan Azonar, adamın cansız bakışlarından gözünü kaçırırken boynunda taşıdığı anahtarın yerinde olmadığını gördü. Hemen sonra duyduğu, dört nala uzaklaşan bir at sesi ise durumu anlaması için yeterliydi.

Savaşçı bir içgüdüyle atına binen Azonar, uzaklaşan haydudu kovalamak üzere hayvanı kırbaçladı. Uzaklaşan nal seslerini izleyerek karanlığın içlerine doğru ilerlerken aklında bir plan yoktu. Hayvanî güdülerle, bu tehlikeyi ortadan kaldırmak üzere atılmıştı. O an ya kaçacaktı, ya da savaşacaktı. Şimdi savaşmayı seçmişti ve bunun için dört nala gidiyordu. Solgun ay ışığı altında önündeki düşmanını seçmek pek kolay değildi ve Azonar'ın uykulu gözlerine adam giderek hızlanıp uzaklaşıyor gibi geldi. Elindeki fırsatı kaçırmak istemediğinden, kılıcını çekip atını daha hızlı gitmesi için kamçıladı. Karla örtülü arazide var gücüyle koşan atın ardında kaldırdığı kar, ay ışığıyla aydınlanırken, binicisi de efsanelerden fırlamış büyülü bir kahraman gibi görünüyordu. Alaca at, son bir gayretle ileri atılırken Azonar etrafını saran geceden bile daha karanlık bir şeyin üzerine çökmekte olduğunu hissetti. İstemsizce başını gökteki yegâne parlaklığa aya doğru çevirdi ve gördükleri karşısında dehşete düştü. Tüm gökyüzünü kaplarcasına açılmış bir çift kanat, solgun ayın ışığı altında çırpınıyor ve en büyük şeyden dahi büyük bir şeyi daha yükseğe taşıyordu. Metrelerce uzanan kuyruk, bir yılan gibi hayvanı takip ediyor ve ileri uzanan başı ise karanlığı yararak yol alıyordu. Azonar kanatlı dehşetin karanlık çizgilerini seçer seçmez atını yavaşlattı. Karanlığın içinde kaybolan haydudu izlerken, içine dolan korkuyu bastırmak istedi ancak buna hayvanın tüm göğü dolduran yırtıcı çığlığı engel oldu. Azonar, kendisi için yolun sonuna geldiğini anladı ve haydudu izlemekten vazgeçip kervanın konakladığı yere dönmeye koyuldu.

Geri geldiğinde, bir harabeyle karşılaşmıştı. Haydutlardan bir iz yoktu ve hayvanlar dahil her şey öldürülmüştü. Etrafı ağır bir kan kokusu kaplamıştı ve gecenin leş yiyen hayvanları az önce ölen yol arkadaşlarının cansız bedenlerini kemirmek üzere üşüşmeye başlamışlardı bile. Azonar, kervandan geriye kalanlardan, bir başına kaldığı bu ıssız yerde işine yarayabileceğini düşündüğü şeyleri alarak uzaklaştı. Uykusu gelinceye dek at sırtında yol aldı ve uykusuzluk dayanılmaz bir hâl aldığında bir ağacın dibinde dinlenmeye koyuldu. Başını yere koyar koymaz derin bir uykuya daldı.

Sabahın ilk ışıkları Azonar'ı uyandırdığında karşısındaki manzara onu gece gördüğü ejder rüyalarından daha çok korkutacaktı. Tuhaf giysili bir çift elf adamın yatak bellediği ağaç altında dikilmiş, sorgulayan gözlerle Azonar'ı izliyordu. Her ikisi de yeşil cübbelerinin içine, üzerinde ağaç dalları biçiminde işlemeler bulunan tunikler giymişti ve çizmeleri neredeyse kaval kemiklerine dek ulaşıyordu. Vücut yapılarından, savaşçı oldukları belliydi ve yüzlerindeki ifade de pek barışçıl değildi.

"Emanet nerede?" diye sordu saçları omzuna dek dökülen adam, sırtına asılı olan oku imalı bir biçimde düzeltirken.

"Şansın yok, bir an önce onu bize ver ve biz de ölümünü çabuk kılalım." Bu kez konuşan daha uzun boylu olandı.

"Ne emaneti? Anlamıyorum."

"Tüccardan yağmaladıkların arasında bize ait olan bir şey var."

"Yanılıyorsunuz," dedi Azonar, "Ben de o kervanla birlikte yol alıyordum. Tekboynuz Geçidini aştıktan sonra konakladığımızda haydutların saldırısına uğradık. Herkes öldürüldü, tüccar Farhin de dahil. Ancak kervanın taşıdığı mallar olduğu gibi duruyordu."

"Kutu nerede?" diye sordu elf, lafı daha fazla uzatmadan. Sabrı taşmak üzereydi ve gördüklerine bakılırsa kervanı yağmalayanlardan biri de Azonar'dı. Çünkü etrafındaki eşyalar, hem bir gezginin yanında taşıyacağından çok fazla hem de karşısındaki gibi bir adam için fazlasıyla kıymetliydi.

"Farhin'in kutusunu diyorsunuz. Onu haydutlardan biri alıp kaçtı, doğuya doğru at sürdü, onu izledim ancak karanlığın içinden bir ejderhanın çıktığını görünce korkuya kapılıp daha fazla ilerleyemedim."

"Pekâlâ," dedi elf ve diğerine Azonar'ın anlamadığı bir dilde bir şeyler anlattı. Sonra tekrar Azonar'a dönüp konuştu.
"Şimdilik söylediklerini doğru kabul ediyoruz ve bizi, haydudu en son gördüğün yere götürüyorsun. Yine de, eğer söylediklerinden en ufak bir tanesi yalansa sonuçlarına katlanırsın."

Bu kısa konuşmanın ardından adam ve iki elf atlarına bindiler ve Azonar'ın rehberliğinde kervanın bozguna uğradığı yere doğru at sürdüler. Durduklarında, atların solukları neredeyse kesilmişti.

"Buradan doğuya doğru kaçtı," dedi Azonar, eliyle Ejderyuvası Dağları'nın heybetli çizgilerini göstererek.

"Öyleyse biz de o yöne gidiyoruz. Üstelik nerede olduklarını da biliyorum."

Konuşan elf, sözünü bitirir bitirmez, henüz koşmayı bırakmış olan atını kırbaçladı ve adamın gösterdiği yöne doğru sürdü. Bu kısa mola bile hayvanlara yetmiş gibi görünüyordu. Azonar ve diğeri öndeki adamı takip ederken, kaybolmuş gezginlerden çok ne yöne gittiklerini bilen savaşçılara benziyorlardı.

İlerlemeleri öğle vaktine dek sürdü. Yol boyunca fazla konuşmadılar ve elflerin tavırlarından anlaşıldığı kadarıyla aceleleri vardı. Tüccarın taşıdığı kargo her ne ise, bu adamlar için önemliydi ve bir aciliyeti vardı. Azonar bunu hareketlerindeki kesinlik ve çabukluktan ve yüzlerindeki gergin ifadeden okuyabiliyordu.

Dizginler atları yavaşlatmak için gerildiğinde önlerinde unutulmuş zamanlardan kalan bir harabe uzanıyordu. Yarım, yıkık duvarlar, parçalanmış merdivenler, kırılmış kolonlar ve yıllara meydan okumuş kubbeler önlerindeki manzaranın birer parçasıydı. Sarmaşıklar ve boyu aşan otlar her çatlaktan her delikten bitmiş ve yıkıntıların üzerini neredeyse tamamen örtmüştü. Gördükleri karşısında bir an duraksayan Azonar'a attan inmesini işaret eden adamlar, kılıçlarını çekip sessizce yıkıntıların arasına daldılar.

"Burası, eski zamanlardaki bir kentten geriye kalanlar. Zaman ve kar, her şeyin üzerini örterken inatçı olan son yapılarda şimdi haydutlar yuvalanıyor. Dikkatli olun."

Azonar da kılıcını çekti ve önünde ilerleyen adamların her hareketine dikkat ederek, yıkılmış duvarlar arasından geçip geniş bir kapıdan içeri girdi. İçine girdiği büyük salonun bir kısmını zamana direnen bir kubbe örtüyordu. Kubbedeki yarıktan sızan güneş ışığı ise salonun ince işlenmiş zeminini örten tozları altına dönüştürüyordu. Etrafta ise haydutlardan hiçbir iz yoktu.

"Geç kaldık, çoktan geçide girmişler. Onları izlemekten başka şansımız yok."

Yol gösteren adam, bu yıkık kente daha önce gelmiş gibi rahatça hareket ediyordu. İçinde bulundukları büyük salonun diğer kapısından çıkarak, bir zamanlar geniş bir cadde olduğuna dair izler taşıyan bir açıklığa vardılar. Sarmaşıklar arasından karşılarındaki bir duvar yarığından içeri girip etrafı kolaçan ettikten sonra kimse olmadığını görüp duraksadılar.
"Pekâlâ, aşağı gidiyoruz. Dikkatli olun," diyerek yanındakileri uyaran bir el işareti yaptı ve sonra yerdeki bir kapağın demir halkasını kavradı ve olanca gücüyle kapağı araladı. Açılan boşlukta karanlığa uzanan bir merdiven görülüyordu. Tereddüt etmeden aşağı indi, Azonar ve diğer elf de onu izledi.

Taştan duvarlarla çevrili bu dar koridorda nem boğucuydu ve hava yılların kendisine kattığı acı tatla ziyaretçilerin ciğerlerini yakıyordu. Duvarlardan süzülen damlaların zemine düştüklerinde çıkardığı sesler, sonu yokmuş gibi görünen koridorun karanlığında yankılanıp binlerce kez çoğaldığında Azonar Kyra'nın en derinine dek inen sonsuz bir yolda olduklarını düşündü ve kendisini nelerin beklediğini bilmediğinden kılıcını daha sıkı kavradı.

"Bu tünel, Ejderyuvası'nın altına dek uzanıyor, Odgûlların yaşadığı söylenen mağaralara dek. Eğer haydudun biraz aklı varsa onu odgûllara satacaktır, ya da en başından beri onlar adına çalışıyordur ve şimdi de paketi teslim etmek üzere çoktan yola koyulmuştur."

"O kutunun içinde ne vardı?" diye sordu Azonar, artık merakını gizlemiyordu.

"Biz tuikad halkı için son derece önemli bir emanet. Anayurdumuzdan çalındığını biliyoruz ve onu Tuikadnor'dan çıktığından beri izliyoruz. Önce denizden bir korsan gemisiyle Yeşil Körfez'e, oradan da Eruh Kannar'a. Limanda birçok el değiştirdikten sonra, son sahibine ulaşmak üzere güneye doğru yola çıkmıştı. Ancak yolda, başkaları da ona sahip olmak istedi ve biz de harekete geçmemiz gerektiğini düşündük."

"Odgûlların eline geçmesindense, yok olsun daha iyi!"

Söze diğer elfsoyu da girmişti.

"Onunla ne yapacaklarını düşünemiyorum bile, ancak ellerinin altında böyle bir güç olduğunda büyük bir tehlike oluşturacakları gün gibi aşikâr."

"Söz günden açılmışken Torena," dedi öndeki elfsoyu, "biraz ışık fena olmaz," ve Azonar'ın anlamadığı dilde bir şeyler söyledi. Sözlerini bitirdiğinde adamın kılıcının kabzasına işlenmiş olan mücevherlerden titrek bir ışık yayılıyordu.
"Şşşt, bir ses duydum," dedi ötekisi.

Azonar bir şey duymadığından emindi ama daha iyi dinlemek üzere başını eğip koridorda yankılanan seslerden, sıra dışı bir tanesini ayırt etmeyi denedi. Ayaklarının altındaki zemin suyla kaplanmaya başlamıştı ve attıkları adımlar sonsuz kez yankılanan su sesleri çıkarıyor ve her şeyi birbirine karıştırıyordu.

Az sonra bir köşe başına geldiler ve Torena durmaları için arkadaşlarını uyardı. Koridorun diğer tarafından önlerine dolan ve duvarın diğer tarafını boylu boyunca aydınlatan kızıl bir ışık vardı. Buralara gizlice giren birinin yakacağı küçük ya da ürkek bir meşale ya da bir fener değildi, yeraltında yaşayan ve burayı evi bilen birinin rahatlığı ve cesaretiyle yakılmış büyük bir meşaleydi. Ateş, güçle, hararetle ve cesurca yanıyordu. Oynaşıyor ve her hareketinde gölgeler şekil değiştiriyordu. Kyra üzerinde ateş denince akla tek bir şey gelirdi; odgûl. Ancak onlar ateşe böyle hükmedebilirdi.
Düşündüklerini doğrulamak üzere Torena, sessizce başını duvardan çıkarıp diğer tarafta olan biteni gözledi. Arkası dönük bir adam, ve geceden daha karanlık iki cübbeli siluet, ellerinde tuttukları meşalelerle birlikte tünelin ucundaki bir genişlikte sessizce fısıldaşıyorlardı. Arkası dönük olan adamın konuşmalarından, gergin ya da tedirgin olduğu belliydi. Bir an önce işini bitirip gitmek istiyordu. Odgûlların ise yüzü kapüşonları içinde kaybolmuştu, sadece karanlıkta parlayan kızıl gözleri seçilebiliyordu.

Azonar da kafasını köşeden dışarı çıkardı ve o anda, arkası dönük adamın kervana saldıran haydutlardan biri olduğunu anladı. Kolunun altında büyükçe bir kutu tutuyordu ve bu kutu ölen tüccara aitti. Ya da yanındaki iki tuikada. Gizemli kutu oradaydı ve yine el değiştiriyordu. Ama yeni sahibi, efsanelerde anlatılan ve gerçekliğinden bile şüphe ettiği odgûllardı. İçini bir ürperti kapladı, kılıcının kabzasını avuç içi kanayıncaya dek sıktı ve tüm cesaretini toplayıp ileri atıldı.

Geniş adımlarla suyun içinden sekerek bir çırpıda aralarındaki mesafeyi kapadı ve ilk hamlesiyle arkası dönük olan haydudun kafasını ikiye ayırdı. Ölümün nereden geldiğini anlamayan adam gürültüyle suyun içine düşerken odgûllar beklenmedik bu saldırı karşısında bir anlığına donakaldılar. Azonar'ın ani saldırışı karşısında elfler de şaşırmıştı, neyse ki onlar odgûl gibi durmaktansa ileri atılmayı seçtiler. İnce kılıçlarıyla her biri karanlık siluetlerden birine saldırırken Azonar birkaç adım geri çekildi ve önündeki çetin mücadeleyi izlemeye koyuldu. Fırsat buldukça kılıcını bu efsanevi yaratıklar üzerine savuruyordu ancak bir türlü kan akıtmayı başaramıyordu. Azonar, odgûlun ani bir büyüsüyle Torena'nın tünelin duvarlarına binlerce ayrı parça olarak yapıştığında hayatının tehlikede olduğunu anladı ve tüm korkusuna rağmen boşta kalan odgûla hamle yaptı. Yaratığın meşale tutan koluna doğru savurduğu kılıcı, kemikle buluştu ve ayaklarının altındaki suyun rengi daha da koyulaştı. Yere düşen meşale tüneli daha karanlık yaptı ama Azonar'ın içi daha da aydınlandı. Demek efsanevi yaratıklar da ölebiliyor diye düşündü ve onlar da kanıyor. Hışımla kılıcını sağ kalan odgûlun göğsüne bir mızrak gibi sapladı ve yarayı daha da genişletmek için kılıcını çevirdi. Göğsünden kanlar fışkıran yaratık yere devrilirken, can havliyle elindeki hançeri hedef belirlemeden savurdu. Boynuna saplanan hançerin zehrinin yayılmasına gerek kalmadan, sağ kalan elfsoyu da kan gölünün içine devrildi. Azonar bir anda kararan koridorda yapayalnız kalmıştı.

Kanlanan kılıcını kınına soktu ve suyun içindeki kutuyu kapıp kolunun altına aldı. İki elini de suya sokup, karanlıkta el yordamıyla bulmayı umduğu şeye dokunana kadar arayışını sürdürdü. Anahtar avucuna geldiğindeyse, bir çırpıda onu sudan çıkarıp avucuna aldı ve geldiği yoldan geri giderek dışarı, eski kentten geri kalanlar arasına döndü.

Yarısı zamana yenik düşmüş bir duvara sırtını verip elindeki anahtarı, kutunun deliğine yerleştirdi ve usulca çevirdi. İçinde bulunduğu anın tadına varmak için olabildiğince yavaş hareket eder gibi bir hali vardı. Kapağı kaldırıp baktığında birkaç ağaç dalından başka hiçbir şey görmedi. Ama bu sıradan bir ağaç değildi, Tuikadnor'daki İlk Doğan ağacından alınan ve tüm tuikadlar için kutsal sayılan bir bitkiydi. Nasıl ve ne amaçla alındığının önemi yoktu, şimdi Azonar'ın avuçları arasındaydı. Onunla ne yapacağını bilmiyordu ama gittiği yere onu da beraberinde götüreceğinden emindi. Kutunun kapağını kapadı ve anahtarı çevirerek iyice kilitlendiğinden emin oldu. Atına binmek üzereyken doğu ufkundan yükselen ve havayı bütünüyle dolduran bir çığlıkla irkildi. Uzakta, Ejderyuvası Dağlarının zirvelerinde bir çift kanat havalanmıştı.

"Bu kez değil," dedi kendi kendine ve atını doğuya, dağlara ve Yeşil Vadi'ye uzanan yöne doğru dört nala sürdü.

Etiketler: , ,

Eğer bu yazı ilginizi çektiyse edebiy.at eposta bültenine abone olun.



0 Yorum:

Yorum yaz

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Anasayfa



edebiy.at
Creative Commons License
Bazı hakları saklıdır.

blogger'ın gazıyla