<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=27228632&amp;blogName=edebiy.at&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2Fsearch&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div><iframe src="http://beta.blogger.com/navbar.g?blogID=13215133" height="30px" width="100%" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" id="navbar-iframe" frameborder="0"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

Pazartesi, Şubat 02, 2009 | Yorum Yaz

Ressam

Rüzgâr cılız. Güneş ise sağ omzumun üzerinden ağır ağır alçalıyor. Alnımdan aşağı ter süzülüyor. Ensemdeki tüylerim ürpermiş; korkudan değil, tiksintiden. Omzumu K98’in dipçiğine vermişim, güvendeyim. Kurşunu namluya sürmüşüm, elim tetikte. Göz, gez, arpacık. En uçta da orantısız bir siluet. Hepsi tamam. Beni engelleyecek hiçbir şey yok. Derin bir nefes çekiyorum, havada kesif bir yabancı koku. Durup düşünüyorum.

Onları mutant yapan nedir? Radyasyon. Saçmalık! Gözlerindeki bakışı bilirim, her biri ‘az sonra seni yiyeceğim’ diye bakar. Beyinlerinin olması gereken yerdeki boşluktaysa tek bir söz yankılanır; öldür. Pul pul dökülen sürüngen derileri ve oyuk, kan çanağı gözlerinin ötesinden size gülümserler, tıpkı bir cüzamlı gibi, sizi seve seve kucaklayıp ölüme götürmeye istekli.

Konuşacak kadar nazik ve saf olanlarına sorun, hepsinden aynı yanıtı alırsınız; onları buna kader kurban etmiştir. Herkese aynı masalı anlatırlar. Oysa ki çoğunun derdi bellidir. Olağanüstü olmak, radyoaktivitenin getirdiği söylenen güçlere kavuşmak, insanüstü olmak. Olabildikleri tek şey ise yılan ile goril arası, kısır bir ucubedir.

Bu yüzden, tanrı tarafından çoktan terk edilmiş bu gezegende gün be gün gezip yavaş yavaş, ayırt etmeden öldürürüm. Ucubeleri bir başıma, birer birer avlarım. Sınırlarını bilmedikleri için, başka oldukları için, insanlıklarını yitirdikleri ve geçmiş günahın tohumunu bedenlerinde taşıdıkları için. Tüm bunları başımıza saranlarla dertleri aynı olduğundan, -yani insan olmayı aşmak istediklerinden- hiç birine acımam. Namlumu doğrultur, derin bir nefes alır ve emektar tüfeğimin tetiğine nazikçe dokunurum. Asıl eğlence de burada başlar. O içi boş yeşil kafaların parçalanışı ve etrafa saçtıkları, kendimi bir ressam gibi hissetmeme neden olur. Bu zamanlarda, hep arkada bir tuval hayal ederim, elimdekiyse koca bir fırçaya dönüşür. Dünyayı, dünyamı, şekillendiren bir fırça.

Sanırım biraz daha kırmızıya ihtiyacım var.

Etiketler: , ,

Eğer bu yazı ilginizi çektiyse edebiy.at eposta bültenine abone olun.



1 Yorum:

Blogger Tila Sadık dedi ki...

Muhteşem bir anlatım olmuş. Bir tüfeğin fırçaya benzemesi, bir katilin ise dünyayı ölümün renkleriyle şekillendirmesi hiç aklıma gelmezdi. Özellikle son paragraf kafamda insanlığımıza dair soru işaretleri oluşturdu. İçten içe bir mutantlaşma sürecinde olabilir miyiz acaba... Teşekkürler.

2.2.09  

Yorum yaz

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Anasayfa



edebiy.at
Creative Commons License
Bazı hakları saklıdır.

blogger'ın gazıyla