<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=27228632&amp;blogName=edebiy.at&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2Fsearch&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div><iframe src="http://beta.blogger.com/navbar.g?blogID=13215133" height="30px" width="100%" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" id="navbar-iframe" frameborder="0"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

Pazartesi, Aralık 15, 2008 | Yorum Yaz

Tabula Rasa

Yaşamın size yüklediklerinden mi şikayetçisiniz? Size acı veren bir anınız mı var? Eski sevgilinizi aklınızdan çıkarmak mı istiyorsunuz? Tabula Rasa Zihinsel İlk Yardım Çantası tam ihtiyacınız olan şey!

Tamamıyla organik malzemeden üretilen girişi bedeninize bütünüyle uyar, sonik vericileri sayesinde sizi yeni bir başlangıca hazırlar ve Somnus 5000 süper-işlemcisi sayesinde tüm anılarınızı milisaniyeler içinde siler. Dilerseniz; depolama özelliği sayesinde sizin için önemi olan anıları çelik kasasının içinde sonsuza dek saklar. Tam bir evlâdiyelik!
Bunu çok önceden yapmalıydım. Aylar önce kapıma gelen bir pazarlamacıdan aldığım bu küçük kutuyu tozların arasından kurtardığımda aklıma gelen ilk şey bu oldu. Beni terk ettiği gün bu aletin fişini takmalı ve üzerindeki kocaman, kırmızı SİL tuşuna basmalıydım. Geride bıraktığı tüm bu anıların acısını yüklenmemeliydim.

Tüm yaşadıklarımızdan sonra, bunu nasıl yapabilmişti? Ağ'daki bir iş toplantısı sırasında tanışmış ve toplantıdan sonra; sanki ikimiz de ömrümüzce bu anı bekliyormuşçasına, çılgınlar gibi sevişmiştik. Dokunuşları o kadar gerçekti ki! Oysa aramızda binlerce kilometre vardı. O Nevada'da yaşayan bir Ağ Pazarlaması ve Çevrimiçi Şirket Yönetimi Danışmanı, ben ise İstanbul'un bir köşesindeki genç bir dahi; bir İkincil Gerçeklik Tasarımcısıydım.

O zamanlar bir işim vardı. Gezegenler arası bir şirketin Dünya pazarı için hazırladığı yeni "sanal emeklilik" projesinin tasarım grubunun başına geçirilmiştim. Zihnim, en az parmaklarım kadar kuvvetliydi. Kafamdaki sayıları, çizgileri ve fikirleri Munch ya da Stallman kadar ustalıkla resmedebiliyordum. Düşünceler aklımdan parmaklarıma, oradan da önümdeki ekrana akıyor ve sonunda dev bir manzara; yeni bir dünya oluşturuyordu. Bana "Tolkien" diyorlardı ve sonuna kadar haklıydılar. Kendi dünyamı yaratıyordum.

Kuyruk sokumumdaki veri yolunu da sırf bu işi alabilmek için açtırmıştım. Bana pahalıya mal olmuştu ama buna değdi. Şirket simülatörleri sayesinde Ağ'a bedensel erişimim vardı ve işten arta kalan zamanımda Ağ'da amaçsızca dolaşıyordum. Onunla tanıştıktan sonraysa Ağ'daki en büyük zevkim birlikte zaman geçirmek olmuştu. Birbirimize kitaplar okur, saatlerce film izler ve bol bol sevişirdik. Dokunuşları bir tilki kadar vahşi ve gözleri bir çocuk kadar masumdu. Ne kadındı!

Bir gün, hiçbir haber vermeden Ağ'a girmeyi bıraktı, geride en ufak bir not bile bırakmadan. Suratıma balyoz yemiş gibiydim. Sevdiğim ve istediğim kadını bulduğumu sandığım anda yitirmiştim ve elimde kalan birkaç kilobitlik anıydı. Gitmişti ve asla geri gelmeyecekti. Kimileri bunun şirketler arası anlaşmalarda sıklıkla kullanılan bir pazarlama taktiği olduğunu söyledi. Bunun Ağ'da bile işe yarayabileceği gerçeğini ise çok sonra fark ettim.

Terk edilmenin ve kandırılmanın öfkesiyle işimden istifa ettim. Şirketin benden aldığı ve çaldığı her şeyi onlara bırakarak ayrıldım. İş dünyası benim gibi biri için fazla acımasızdı. Bundan böyle sadece kendi istediklerimi yapacak, serbestçe çalışacaktım. Artık Beethoven’dim. Kafamdakileri "hayata" geçirmek için, kendim için ve kendime göre tasarlayacaktım. Ama çoktan sağır olmuştum. Sonucunda, kıçımda metalik bir priz ile yapayalnız ve parasız kaldım.

Dediğim gibi, bunu çok daha önceden yapmalıydım; zararın neresinden dönülse kârdır. Aleti kutusundan usulca çıkarıp masanın üzerine koydum. Kullanma kılavuzuna göz gezdirirken talimatlarda belirtilen şekilde kanepeye uzandım. Derin bir nefes alıp bugüne kadar yaşadıklarımı şöyle bir gözden geçirmek istedim. Ne yazık ki ortada ne film şeridi, ne bir fotoğraf ne de bir kaynak kodu vardı. Yerine; beni yutmaya hevesli gözlerle bakan bir kara delik belirmişti. İkinci adım olarak paketle birlikte gelen tableti ağzıma attım. Ekşi tadı damağıma yayılırken yapay dokulardan oluşturulmuş fişini veri yolumdan içeri soktum. Garip bir gıdıklanma sırtımdan yukarı doğru tırmandı ve küçük bir acı duydum. Ardından sonik vericileri etkinleştiren düğmeye dokundum ve üzerine SİL yazan büyük kırmızı düğmenin ışığı yandı. Başlangıca bu kadar yakın olmak parmaklarımda titreme olarak belirmişti. Korkuyordum ama istekliydim. Düğmeye bastım ve zihnimin hafifleyerek boş bir kutuya dönmesini suratıma yayılan geniş bir gülümsemeyle karşıladım.

Etiketler: ,

Eğer bu yazı ilginizi çektiyse edebiy.at eposta bültenine abone olun.



0 Yorum:

Yorum yaz

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Anasayfa



edebiy.at
Creative Commons License
Bazı hakları saklıdır.

blogger'ın gazıyla