<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=27228632&amp;blogName=edebiy.at&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2F&amp;blogLocale=tr_TR&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div><iframe src="http://beta.blogger.com/navbar.g?blogID=13215133" height="30px" width="100%" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" id="navbar-iframe" frameborder="0"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

Cumartesi, Mart 29, 2008 | Yorum Yaz

Görünmez El - IV. Bölüm

Çalınan Eşyalarınızdan Müessesemiz Sorumlu Değildir

Murat, yanında Ozan ile birlikte Tatlı Rüyalar Pazarlamacılık’ın hayali binasının önünde boş gözlerle etrafa bakınırken, şirketin satış tekniğini düşündü. Aklındakiler şaşkınlık, kızgınlık ve saygıdan oluşan garip bir duygu akımında kaybolmuştu. Bozuk bir ürünü kendisine kakaladıkları için onlara kızgındı ancak yaptıkları işin hakkını veriyorlardı. Çalıştığını düşündüğünüz bir ürünü size pazarlıyor, parayı ceplerine atıyor ve sizi en ufak bir dokunuşta patlayabilecek olan baloncuk bir rüyanın içine bırakıp ortadan kayboluyorlar; satın aldığınız ürünün gerçekten çalıştığı gibi saçma sapan bir rüya.

“Bu adamlar pazarlamacı değil şair olmalılarmış,” dedi gülümseyerek. “Senden oldukça iyiler.”

“Anlamadım?” dedi Ozan, kıvırcık saçlarının arasına dolanmış olan bir kurşun kalemi yerinden çıkarmaya çalışırken.

“Güzel isim. Aslında yeterince dikkatli okursan yaptıkları işi tam anlamıyla ortaya koyuyor.”

Sesini, rüyamatiği kendisine satan pazarlamacınınki gibi yapmaya çalışarak “‘Merhaba. 200TL. Tatlı Rüyalar.’ Bu kadar basit.”

Bunun üzerine diğeri ağız dolusu bir kahkaha attı. “Hiç böyle düşünmemiştim.”

“Bir dahaki sefere daha dikkatli olmalıyım. Sanırım biraz kitap falan okusam işime yarar.”

Yapabileceği başka bir şey olmadığını görünce Murat eve dönmek üzere direksiyonun başına geçti. Alışkanlığın verdiği kolaylıkla motoru çalıştırdı ve arkadaşının yanında olmadığını görünce, kafasını camdan dışarı çıkarıp bağırdı.

“Gelmiyor musun?”

Ozan, hala saçına dolanan kalemle boğuşuyordu. “Geliyorum, bir saniye daha.”

Son bir kez, var gücüyle çekti ve kalem ucunda bir tutam saçla birlikte elinde kaldı. Hızırın arka kapısını açıp kendini içeri savurdu.

“Pekala, artık gidebiliriz.”

Makina, gürleyen motorların eşliğinde dört yanı saran gökdelenler arasından yolunu bulmaya çalışırken, aracın her bir yanından devasa reklam panoları rüzgarsız bir denizdeki koca gemiler gibi havada tembelce salınıyordu.

“Bu sabah, oturduğun yerde bir yılan vardı.”

“Hadi canım!” dedi Ozan, alaycı bir gülümsemenin ardından.

“Doğru söylüyorum, herifin biri hayvanı birisine mi satacakmış neymiş. Ama yılan bagajda huysuzlaşıyormuş, o yüzden hayvanı boynuna sarmış. Yol boyunca öyle durdu.”

Sabahki olayları şimdi böyle anlatınca kendisine de garip gelmişti. “Ne tuhaf insanlar var yahu,” dedi.

“Ha evet, zengin insanların gerçek ve egzotik hayvanlara karşı anlayamadığım bir ilgisi var. Onları evlerinde beslemekten zevk alıyorlar. Sanırım damarlarındaki kanla ilgili.”

“Komik yanı, hayvanı sakinleştirmek için ona elma falan yediriyordu, bana da ikram edince ne yapacağımı şaşırdım ve aldım.”

“Hahaha! Adam sana resmen hayvan muamelesi yapmış!-Hey şu androeş dükkanını gördün mü! Vay canına harika bir parça! Sence biz de bunlardan bir tane almalı mıyız?”

“Hayır, ben ihtiyaç duymuyorum. Bir de ona bakmakla uğraşamam, hem de tam emekliliğim gelmişken. Sahi, eve gitmeden o işi de halletsem iyi olur, şuradan E5’e sapalım.”

Hızırı kıvrak bir hareketle önünde bir kale gibi yükselen binaların arasından ustalıkla geçirirken bu günün hayatının son çalışma günü olduğu düşüncesiyle içine daha önce tatmadığı bir mutluluk yayıldı. Dilediği işte çalışmak ya da çalışmamak onun elindeydi, çünkü özgür irade hakkı kazanmıştı. Dışarı daha çok çıkacağım, diye düşündü ve insanlarla daha fazla vakit geçireceğim, ama sadece androidlerle değil, kanlı canlı olanlarla da. Daha çok konuşacağım ve daha çok okuyacağım. Hatta belki de Ozan’ın önerisine kulak verip yazarım, kim bilir... Bundan sonra her şey benim elimde, her şey!

“Murat! Dikkat et!”

Nereden çıktığı belli olmayan dev bir çöp öğütücü kamyon aniden yolun ters tarafında belirivermişti. Koca bir kasası, bir fabrika gibi tüten egsozu ve çevresinde sürüklediği onlarca küçük çöp konteynırıyla birlikte savrula savrula üzerlerine doğru gelen bu kamyon, okyanusun derinliklerinden çıkıp gelen dev bir kalamarı andırıyordu. Bu koca metal yığınını karşısında gören Murat, ne yapacağını düşünecek kadar zamanı olmadığını biliyordu o yüzden işi ellerine bırakıp yılların biriktirdiği alışkanlıklara güvenmeyi seçti. Keskin bir dönüşle, yolun diğer tarafına geçen taksi, havada daireler çizerek savrulmaya başladı ve az daha güneşin parlattığı koyu camlarla kaplı gökdelenlerin birinden içeri giriyordu ki arkalarından gelen bir başka hızıra çarptı ve aracın yönü değişti. Etrafta amaçsızca süzülen reklam panolarının birinin içinden geçip karşıdan gelen bir otobüsün önünden son anda kurtulduğunda Murat’ın aklına acil durum paraşütlerini çalıştırmak geldi ve olanca gücüyle direksiyonun altındaki küçük kola asıldı.
Yere indiklerinde, şans eseri herkes hala tek parçaydı.

Yere iner inmez yaktığı sigarasının son nefeslerini soluyan Murat, arkadaşına döndü.
“N’oldu öyle?!” dedi Ozan, gözlüklerinin ardından gözlerini kocaman açarak.

“Bilmiyorum, her şey bir anda oluverdi,” diye yanıtladı Murat kekeleyerek. “Sen iyi misin?”

“Evet, bir şeyim yok. Ama otobüsle devam etmek en iyisi.”

Murat onaylar bir şekilde başını salladı ve hızırın bulunduğu yer en yakın parkomata giderek cebindeki tüm bozuklukları makinaya attı, vızıldayarak çıkan fişi de aracın ön camına yapıştırarak Ozan ile birlikte köşe başındaki otobüs durağına doğru ilerlemye başladı.

“Sen şanslı bir adamsın,” dedi Ozan.

“Sen de öyle.”

Birlikte, otobüs durağına çıkan merdivenleri tırmanırken heyecanlarını yatıştırır düşüncesiyle, şehrin hemen her yerinde bulunan bakkalmatiklerden birinden aldıkları iki koca paket çikolatayı kemiriyorlardı. Durakta beklerken fazlaca konuşmayıp, çikolatayla ilgilenmeyi tercih ettiler, yeterince sessiz kalırlarsa az önce yaşadıkları korku dolu dakikaları atlatabileceklerini düşünüyor gibiydiler. Son ısırıklarını alırken İstanbul AŞ’nin para yeşili otobüslerinden biri durağa kenetleniyordu. Kapılar tıslayıp açıldığında onlar da otobüsten içeri doluşan insanların arasına karıştılar. Artık kendileri de kullanmadığı için, yol boyunca gönül rahatlığıyla sohbet edebilirlerdi.

* * *

Türkiye AŞ Personel Dairesi İstanbul Şubesi. Otobüsten indiklerinde önlerinde yükselen tarihi görünüşlü binanın alınlığının ortasında kocaman, yaldızlı harflerle yazan bu sözcükler Murat için yeni bir hayatın başlangıcını saklayan kapıları açan sihirli sözler gibiydi. Meraklı adımlarla içeri girdi. Onları karşılayan ilk şey bir makina oldu. Lütfen düğmeye basıp kendinize bir sıra numarası alın ve bekleyin.

“Tüm o özelleştirmelerden sonra bile hâlâ aynı. Sıra. Umarım bütün günümüzü burada geçirmeyiz.”

Murat, makinanın kendisine söylediği gibi yaptı ve kapının diğer tarafındaki bekleme odasına doğru yöneldi. Sıra bekleyen pek büyük bir kalabalık yok gibi göründü. Anlaşılan kimse emekli olmak istemiyor, diye düşündü. Ozan ile birlikte kendilerine bir yer bulup oturdular ve beklemeye başladılar.

Ding-dong! 426. Acaba emeklilik hakkımı hemen kullanabiliyor muyum? Ding-dong! 435. Fazladan bir belge istemezler umarım. Ding-dong! 457. Buradan çıkar çıkmaz arabamı gidip görmeliyim, umarım parkomata attığım bozukluklar yeterli olur. Ding-dong! 463. Ozan’ın yazma fikrini burada sıra beklerken değerlendirebilirmişim. Ding-dong! 489. Duvarları daha iç açıcı bir renge boyayabilirlerdi, sonuçta burası bekleme salonu. Ayrıca yerdeki parkelerle hiç uyuşmuyor. Ding-dong! 500. Dokuz bin sekiz yüz elli altı tane yeşil parke. Birinin üzerine ise bir şey dökülmüş; sanırım mürekkep, o yüzden daha çok mavi gibi. Ding-dong! 512. Ding-dong! DİNG-DONG!

“Murat, galiba sıra bize geldi.”

Yerinden kalkan Murat, sakin adımlarla gişeye gitti ve emekliliği için gerekli işlemleri başlatmak üzere geldiğini söyledi. Camın diğer tarafındaki orta yaşlı, asık suratlı harektesiz adam birden canlandı.

“Bileğinizi okuyuca tutun lütfen.”

Murat kendine söyleneni yaptı ve adamın bilgisayarın tuşlarına anlamsızca vuruşunu izledi.

“Emeklilik hakkı kazanmışsınız.”

Murat başıyla onayladı.

“Kullanmak istiyor musunuz?”

Tekrar bir baş hareketi.

“Taksiciymişsiniz. Aracınızı almak ister misiniz, yoksa iade mi edeceksiniz.”

Birkaç saat önce yaşadıklarını düşününce Murat aracı almanın daha iyi olacağını düşündü.
“Evet, alıyorum.”

“Güzel, şimdi şu kabul formunu doldurup bana getirin lütfen.”

“Nedir bu? Neyi kabul ediyorum?”

Adam burnundan derin bir nefes çekerek başını monitörden Murat’a doğru çevirdi.
“Emekli oluyorsunuz, özgür irade hakkınızı kabul ettiğinize dair bir form. Ayrıca-”

Adam birden durakladı, yutkunup klavyeye birkaç anlamsız dokunuş daha yaparak devam etti.

“Ayrıca, ölümü kabul ettiğinizi de gösteriyor.”

“Ölümü mü?”

“Evet, özgür irade hakkıyla birlikte gelen bir seçim. Lütfen şurada doldurup bana verin. Yeni hayatınızda mutluluklar.”

Etiketler: , ,

Eğer bu yazı ilginizi çektiyse edebiy.at eposta bültenine abone olun.



0 Yorum:

Yorum yaz

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Anasayfa



edebiy.at
Creative Commons License
Bazı hakları saklıdır.

blogger'ın gazıyla