<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=27228632&amp;blogName=edebiy.at&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div><iframe src="http://beta.blogger.com/navbar.g?blogID=13215133" height="30px" width="100%" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" id="navbar-iframe" frameborder="0"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

Salı, Mart 18, 2008 || del.icio.us del.icio.us'ta sakla || Yorum Yaz

Görünmez El - III. Bölüm

Müşteri Daima Haksızdır

Onu uykusunda yakalayan kabusun etkisini cebinde kalan son sigarayla yok etmeye çalışırken, rüyamatiği iade etmesi gerektiğini düşünüyordu. Kızgındı, çünkü düpedüz soyulmuş -hayır kazıklanmıştı. Yüzündeki plastik gülümsemeyi hatırlıyorum, diye düşündü. “Hiç bir sorun çıkmaz, çıkarsa bize gelin.” Sonra o yaka kartındaki hardal lekesi, muhtemelen öğle yemeğinde yediği ucuz hamburgerin eseri. Oysa, pazarlamaya çalıştığı rüyamatiğin “ne numaralar yapabildiğini” ağzından tükürükler saçarak anlatırken her şey yolunda görünmüştü. Bakalım, fatura buralarda bir yerlerde olmalı. Ne demişti “eğer sorun çıkarsa garanti belgesindeki numaradan bize ulaşabilirsiniz.” Ah evet, işte burada. Arayıp içimdekileri bir güzel dökmeliyim diye düşündü, beni kazıklayamayacaklarını anlamalılar. Ama derhal bundan vaz geçti. Daha kibar ve daha saf görünmesi gerekiyordu, o zaman belki bir şansı olabilirdi. Numara da şurada; 7929-426-443-458-S-AV.

“Selam Murat, n’aber? İyi misin, biraz sinirli görünüyorsun?”

“Bir şey değil,” diye karşılık verdi. “Rüyamatiğim bozuk. Kapıdan pazarlamacılara güvenmemem gerekirdi. Sende ne var ne yok?”

“İyidir,” dedi üst komşusu Ozan. Kapının ağzından salonun ortasına doğru uzun adımlarla yaklaşırken ayağından çıkarmadığı parmak arası terlikleri şakırdıyordu. Dağınık, kıvır kıvır, kuş yuvasını andıran saçları ve neredeyse arkası görünmeyen gözlüklerinin ötesinden, derinlerden gelen bir sesle konuşuyordu. Ağzındaysa çoktan bitmiş bir kurşun kalemin ucunu çiğniyordu.

“Yeni bir şiir üzerinde çalışıyorum,” dedi.

“Güzel,” dedi Murat aksini düşündüğü halde. Ona göre androidler sanattan bir şey anlamazlardı. Şiir yazabilmek için hissetmek gerekir ve hisler doğuşta kazanılır. Oysa onlar –androidler- seks ya da aşk gibi duyguların sonucu değildir, sadece ve tamamıyla katışıksız mühendislik ürünleridir, insan aklının arındırılmış birer örneği.

“Duymak ister misin?”

“Hayır, kablolar arasından fırlamış dizelere ayıracak vaktim yok. Dahası, değiştirmem gereken bir rüyamatik var.”

“Çok kısa,” dedi ısrarla, “ayrıca, bu kadar ön yargılı olmasan iyi edersin.”

“Pekala, ama önce beni kazıklayan şu adamı aramama izin ver, sonrasında senin muhteşem şiirini dinleyebilirim.”

Ozan ceplerini karıştırırken Murat da Tatlı Rüyalar Pazarlamacılık’ın Avrupa yakası şubesi satış sorumlusuna neler söyleyeceğini düşünerek telefonizyonun başına geçti. Dikkatlice numaraları tuşladı. Uzun bir sessizliğin ardından ekranda kocaman harflerle yazılmış bir uyarı belirdi: Aradığınız numara kullanılmamaktadır. Harika. Çağrı Merkezi denen şeyin ömrü buraya kadarmış.

“Pekala,” dedi, “senin şu şiiri bir duyalım.”

Ozan’ın gözleri telaşla ona çevrildi. İki eli hala ceplerini karıştırıyordu. “Sanırım not almayı unutmuşum, ama birazdan hatırlarım.”

“Sorun değil,” dedi ve telefonizyonun ahizesini yerine bıraktı.

“Ama başka bir şeyleri sorun ettiğin belli,” dedi Ozan, komşusunun yüzündeki rahatsız ifadeyi okuyarak.

“Şu Tatlı Rüyalar Pazarlamacılık. Beni tamamen uyutmuş. Farkına bile varmadım.”

“Dükkana gidip değiştir öyleyse.”

“Haklısın,” diye yanıtladı ve yatağının baş ucuna gidip rüyamatiği takılı olduğu prizden çıkardı. “Gidip, onlara beni kazıklamak neymiş göstereceğim.”

“Ben de geleyim,” diye atladı Ozan. “Konuşmayı bana bırak, içimizde sözcüklerle arası iyi olan benim.”

Aceleyle daireden çıkıp iskeleye yöneldiler ve kendilerini hızırın içine attılar. Ozan eline aldığı garanti belgesinde dükkanın adresini ararken Murat da motoru çalıştırdı. Az sonra şehrin içine uzanan ana yollardan birinde küçük bir nokta olarak kayboldular.

Murat’ın yol boyunca düşünecek fazla bir şeyi yoktu, tek isteği bozuk olan rüyamatiğini yenisiyle değiştirmekti, emeklilik işlemleri ise o sırada aklının arkalarında bir yerle saklanmış olmalıydı. Ya da Ozan’ın bitmek bilmeyen konuşması onu başka bir konu hakkında düşünmekten alıkoyuyordu.

“Androidlerden neden yazar olamayacağını düşündüğünü anlayamıyorum. Diğerlerinden hiç bir eksiğimiz yok. Bir metalkafa olduğunu bilmesem seni o ırkçı manyaklardan biri sanırdım. Biz de insanlar gibi düşünüyoruz, onlar gibi çalışıyoruz, onlar gibi vergilerimiz daha paramız elimize geçmeden maaşımızdan kesiliyor, kısacası biz de onlar gibi yaşıyoruz.”

“Ufak bir ayrıntıyı atladın, biz yaşamıyoruz.”

“Kim demiş!” diye şiddetle karşı çıktı. Her vatandaşın doğuşta bileğine yerleştirilmiş olan kimlik çipinin kendindeki kopyasını işaret ederek “İşte, Türkiye AŞ, benim varlığımı onaylıyor. Ben yaşıyorum, sen de öyle, gerçek bu.” dedi.

“Pekala,” diyerek kabullendi. Söylediklerinde haklılık payı vardı. “Ama özgür irademiz yok, henüz. Onları canlı kılan bu.”

“Ah, şu robotça takıntılar,” dedi alaycı bir ses tonuyla. “Demek bu yüzden onların canlı bizim ise cansız olduğumuzu düşünüyorsun. Yani sana göre kişiyi var eden özgür irade. Sana göre ben yokum, öyle mi?”

“Evet, öyle de diyebilirsin. Tabii bu şekilde söylenince kulağa biraz garip geldiğinin farkındayım,” dedi. Kafası karışmıştı. Söyleyeceklerini toparlamaya çalışırken emeklilik hakkı kazandığını hatırladı. “Bu arada, bu sabah zorunlu görevimi tamamladığımı bildiren bir posta aldım. Emeklilik hakkı kazanmışım,” diye ekledi.

“Tebrikler,” dedi Ozan soğukça. “Peki n’apacaksın? Gidip hakkını alacak mısın?” diye sordu. Kendisi bir yazaroid olduğu için asla böyle bir hakkı olmayacaktı. Uzun zaman önce insanlar sanatçı olarak ürettikleri androidlere özgür irade hakkı tanımışlar ve sonuçlarına katlanmışlardı. Şimdiyse hiç bir insan bu tür işlerle uğraşmıyordu, yerine Türkiye AŞ’nin programladığı yazaroidler, çizeroidler ve daha bir sürü model android gerekli üretimi yapıyordu.

“Evet,” diye yanıtladı. “Bugün gidip işlemleri tamamlamayı düşünüyorum.”

“Güzel,” dedi. “Ama ona fazla güvenme.”

“Haklısın” dedi Murat, gördüğü kâbus hala aklından çıkmamıştı. “Güvendiğimde neler olduğunu gördük.”

Ozan birden oturduğu yerde hareketsizleşti ve ön camdan dışarıya anlamsızca uzun süre baktı. Sonra birden konuşmaya başladı:
Kısacık bir uyku, sonra sonsuzluğa uyanış
Ve Ölüm olmayacak artık, Ölüm; sen öleceksin.
“O kadar da fena değil,” dedi, diğeri de buna karşılık olarak güldü. “Ama yine de eski zamanların şiirlerini tercih ederim.”

“İşte demek istediğim de bu,” diye atladı şair olanı, “Shakespeare yaşıyor mu? Öleli neredeyse bin yıl oldu. Ya Dede Korkut? Belki de hiç yoktu. Ama metinleri yüz yıllar sonra bile yaşıyor. Neden? Çünkü onlar senin deyiminle ‘yaşamıyorlardı.’ Özgür iradeleri yoktu demeyeceğim ama belli ki ondan vaz geçtiler. Bunu isteyerek ya da bilerek yapmamış olabilirler, ama bir şekilde oldu. Hayatlarını sözcüklere aktardılar ve metne irade kazandırdırlar. Hamlet’in yaşamadığını söyleyebilir misin? O senden ya da benden daha canlı. Çünkü onun hayat bulması için yazarının ölmesi gerekiyordu.”

“Haklı olabilirsin,” diye geçiştirdi Murat.

“Bence sen de yazmayı denemelisin, şu emeklilik meselesini hallettikten sonra. Belki demek istediğimi o zaman daha iyi anlarsın.”

“Belki de,” diye yanıtladı ve doğru yolda olduklarından emin olmak için aracın monitöründe beliren haritaya baktı. Düşünceleri, şiirden rüyalara, oradan gördüğü kâbusa ve bozuk rüyamatiğine kaydı.

“Adrese göre şu binaların ardında bir yerlerde olmalı,” dedi ve ana yoldan çıkarak hızıra binanın arkasından dolaşacak şekilde bir yön verdi.

Az sonra ikisi de hızırdan inmiş, Tatlı Rüyalar Pazarlamacılık’ın binasının olması gereken yerde zar zor ayakta duran yıkıntıyı izliyorlardı.

“Sanırım bu şirket de bir kâbustan fazlası değil,” dedi Ozan.

“Haklısın. Kötü bir kâbus.”

Etiketler: , ,

Eğer bu yazı ilginizi çektiyse Kendime Notlar eposta bültenine abone olun.



0 Yorum:

Yorum yaz

Kaydol: Yazı Yorumları [Atom]

<< Anasayfa



edebiy.at
Creative Commons License
Bazı hakları saklıdır.

blogger'ın gazıyla

Clicky Web Analytics