<body><iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=27228632&amp;blogName=edebiy.at&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2F&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2Fsearch" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div id="space-for-ie"></div><iframe src="http://beta.blogger.com/navbar.g?blogID=13215133" height="30px" width="100%" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" id="navbar-iframe" frameborder="0"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

Perşembe, Mart 13, 2008 | Yorum Yaz

Görünmez El - II. Bölüm

Bir İndirim Sezonu Rüyası

Hayat beklenmedik sürprizlerle doludur ve bunların çoğu da kötü sürprizlerdir. Ancak o gün Murat’ın başına gelen, ikinci ve az bulunan türdendi. Kırk beş yıl süren köle hayatı sonunda özgürlük; bir rüya gibiydi, ya da daha çok bir sanrı. Emin olmak için okuyucunun oynatma düğmesine dokundu, az önce beliren harfler yine birer birer belirmeye başladı. Tüm yazılanları bir kez daha okuduktan sonra VDyi çıkarıp gerçekliğini sınamak istercesine ona baktı. Sanki gözünde optik bir lens bulunuyormuş, ya da bir çeşit süpermarket kasasıymışçasına, barkod ya da ona benzer bir şey aradı. Tek bulduğu, üzerine Türkiye AŞnin logosunun işlenmiş olduğu bir hologramdı. Bir veridiskinin gerçekliğini sınamaktan vaz geçip, her şeyi olduğu gibi kabullendi ve düşüncesini başka bir yöne kaydırdı. “Öyleyse bugün –ve bundan sonraki her gün tatil.” diye söylendi kendi kendine. Motoru çalıştırıp hızırı harekete geçirdi ve sabahın köründe yılanlı bir adam yüzünden yarıda bıraktığı uykusunu tamamlamak umduyla dairesine geri dönmek üzere yola koyuldu.

Yol boyunca bundan sonra ne yapacağını düşündü. Kırk beş yıldır taksiciydi, hatta tüm hayatı bu işten ibaretti ve o da ortadan kalkınca yapacak fazla bir şeyi kalmayacaktı. Bu, büyük bir boşluk demekti. Bir ara korkuya kapılıp, emeklilik hakkından vaz geçmeyi düşündü. Neyse ki, hiç tatmadığı hislere olan merakı galip geldi ve tekrar emeklilik yönünde karar aldı. Bu özgür irade dedikleri neydi? Bir android olarak bunu tatma şansı pek olmamıştı, en fazla hızırının hidroliklerindeki sorun yüzünden tamirhaneye gittiğinde “Yeni çıkan Pars AES modelimizi denemek ister misiniz?” gibi önemsiz sorularda hissedebilmişti bunu. Oysa ki Murat daha fazlası olduğunu biliyor ve istiyordu, ya da iyimser bir tahminle daha fazlası olduğunu düşünüyordu. Kendi kendine yaşadığı kısa bir fikir çatışmasının ardından “özgür irade”nin bundan çok daha fazlası olduğuna kanaat getirdi. Aksi takdirde yaşamın hiç bir anlamı olmaz, diye düşündü.

Sabah trafiğe yakalandığı yolları izleyerek yaşadığı apartmanın seksen dokuzuncu kata geldiğinde hızırı iskeleye sabitleyip dışarı atladı. Açık olan cam kapıdan geçip koridora çıktı ve aceleci adımlarla kendini içeri attı. Her şey sabah bıraktığı yerdeydi. Etrafı toplamak için daha çok zamanım olacak dedi ve hiç bir şeye dokunmadı. Usulca yatağa kıvrılırken, başına geçirdiği rüyamatiği, yirmi iki milyon farklı rüya olasılığı arasından –bu, daha önce kullandığı modele göre iki milyon daha fazla rüya demekti- kendisine mutluluk veren bir tanesini göstermesi için programladı ve uykuya dalmak üzere gözlerini kapadı.

Birkaç dakika sonra uçsuz sarmaşıklar ve tepesi olmayan ağaçlarla çevrili bir bahçenin ortasındaydı. Ufka doğru baktı, sonu yoktu. Hafif bir rüzgâr yanaklarını okşarken burnuna taze çiçek kokuları geliyordu. Gökte koca bir göz gibi parıldayan güneş, bir ilkbahar sabahındakinden farksızdı. Yerdeki otlar özgürce büyümüştü ama vahşi değildi, adım atmak için hareketlendiğindeyse hızla açılıp yol verdiler. Daha dikkatli baktığında yeşilden başka renklerin de olduğunu gördü. Her yerden, her noktadan renk renk meyveler fışkırıyordu. Dayanamayıp başının üzerindeki dalda salanan bir tanesini almak istedi. Yaprakların arasına gizlenen hain bir diken elini kanattı, anlık bir refleksle elini çekiverdi. Parmağından damlayan kan yere değdi. Tüm toprak bir anda kurudu. Ağaçlar hızla kuruyup içleri boş birer kütüğe dönüştüler. Tüm çürüyüşün kokusu yükselen sıcaklıkla birleştiğinde boğucuydu. Eden, birden kurak bir çöl oluverdi. Karanlık üzerine çöktü ve hiçbir şey görmez oldu. El yordamıyla ilerlemeyi denedi, ancak her dokunuşunda eli bir dikene gitti. Birkaç adım sonra elleri büsbütün kanıyordu.

Rüyamatiğin canı cehenneme. Sanırım bu yeni aldığım şeyin ayarı bozuk, faturasını nereye koyduğumu bulabilirsem gidip değiştirmeliyim. Rüya –ya da kâbus- beni o kadar yordu ki, kendimi sabahkinden de güçsüz hissediyordum. Ama sonra, emeklilik durumumu hatırladım ve bir an önce bu işi sonlandırmak üzere yataktan doğruldum.

Etiketler: , ,

Eğer bu yazı ilginizi çektiyse edebiy.at eposta bültenine abone olun.



2 Yorum:

Blogger susannah dedi ki...

"Rüya –ya da kâbus- beni o kadar yordu ki, kendimi sabahkinden de güçsüz hissediyordum. Ama sonra, emeklilik durumumu hatırladım ve bir an önce bu işi sonlandırmak üzere yataktan doğruldum." hikayenin genelinde 3. kişi anlatım söz konusu iken, burada 1. tekil şahıs anlatıma geçmişsiniz yanılmıyorsam.

3.4.08  
Blogger kahpecüce dedi ki...

Evet ve bunu kasıtlı olarak yaptım, ilk bölümde de belirttiğim gibi anlatıcı aslında olayı baş kahramanı ve zaman zaman tarafsızlığını kaybedip üçüncü kişiden birinci kişiye çeviriyor anlatıyı.

10.4.08  

Yorum yaz

Kaydol: Yazı Yorumları [Atom]

<< Anasayfa



edebiy.at
Creative Commons License
Bazı hakları saklıdır.

blogger'ın gazıyla