En Son Kale

Fakültede dönem bittiği için boş olduğum vakitler arttı, ben de aldığım yeni bilim kurgu romanlarına yöneldim. Bunlardan biri de Jack Vance'in En Son Kale adlı, '67 Nebula ödülünün sahibi olan romanı. Arkasında, büyük sarı harflerle şöyle yazıyor: "Sınıflar genetik olarak belirlenmiş, tüm angarya Mek'lerin sırtına yüklenmişti. Ama Mek'ler ayaklanınca, kaleler tek tek düşmeye başladı..."
Kitabı okumaya başladığımda Vance'in hayal gücünün (ve dolayısıyla dünyasının) biraz farklı ve fazlasıyla hoş olduğunu gördüm. Mek sözcüğünü duyduğunuzda genelde aklınıza gelen iki ayaklı, ağır silahlarla donanmış, tank benzeri yürüyen dev bir robottur. Fakat yazar onları robot olmaktan çıkarıp, karnı acıkan, canı acıyan bir canlı türü haline getirmiş. Kitaptaki mek tanımı bunu daha açık ortaya koyacaktır:
Mek beyni [ise tam tersine] dikkatli bir mühendislik ürünü gibi görünen harika bir yapı. Kabaca bir küp şeklinde ver her biri çok az elektrik direncine sahip ince birer tel şeklinde moleküller olan organik liflerle birbirlerine bağlanmış mikroskobik hücrelerden oluşur. Her hücre, silisyum dioksitten bir zar, çeşitli iletkenlik ve dielektrik özellikleri olan, akışkan ve karmaşık metal oksitler karışımı bir çekirdekten oluşur. Beyin düzenli bir sırayla fazla miktarda bilgi depolamaya uygundur. Meklerin sahip oldukları kapasitede, kasıtlı olarak unutulmadığı müddetçe, hiçbir bilgi kaybolmaz. Beyin aynı zamanda bir telsiz alıcı-vericisi olarak da çalışıyor. Büyük ihtimalle bir radar vericisi ve detektörü de olabilir. Ama bu ancak bir spekülasyon.
Böyle yaparak Vance hard-disk benzeri zihinleri olan bu robotlara ruhlarını üflüyor ve fantastik kurgu ile bilim kurgu evrenleri arasında bir boyut kapısı açıveriyor. Roman, fantastik ve bilim kurgu gerçekliği arasındaki bölgeyi bulanklaştırıp burada durmayı tercih ediyor. Olayların arka planından bahsedecek olursam, insanlar yıldılar-arası seyahate başlayıp diğer gezegenleri sömürgeleştiriyorlar ve Altı Yıldız Savaşları'ndan sonra da dünyayı terk etmek zorunda kalıyorlar. Üç bin yıl boyunca dünya, savaştan sağ kurtulmayı başarabilen bir avuç insanın oluyor, bunlara daha sonra Göçebeler deniyor. Bu üç bin yılın sonunda çeşitli politik nedenlerle Altair'li bazı lordlar dünyaya geri gelip yeniden yerleşim yerleri oluşturuyorlar. Feodal bir yapının (kaleler de dahil olmak üzere) üzerine oluşturulan bu yeni dünya yerleşkeleri keskin bir sınıf ayrımına dayanıyor. Üst tabakayı oluşturan, bilge, elitist insanlar ve diğer bütün işleri yapmak için köle olarak kullandıkları, Etamin 9 adlı gezegenden getirilen diğer türler; her türlü teknisyenlik işlerini yapmakla yükümlü Mekler, güzelliklerinden ötürü bir çeşit süs bitkisi gibi kullanılan Feynler, taşımacılıkta kullanılan kas-arabaları ve Kuşlar. Hepsi dünyanın yeni sakinleri. Fakat Mekler hizmet etmekten sıkılıp baş kaldırınca işler İnsanlar için pek de iyi gitmiyor.
Vance, tıpkı LeGuin'in Dünyaya Orman Denir romanında yaptığı gibi köleleştirmeyi, sömürgeleştirmeyi ve bunun efendiye/sömürene nasıl geri döneceğini anlatıyor. Bunu yaparken de elinde ne varsa burjuvaziye fırlatıyor.
Kalelerinde Ortaçağ'ın lordları gibi, her işlerini Köylüler ve Meklere yaptıran insanlar "üstün" zevkleriyle gururlarına o kadar düşkünler ki, ölmek pahasına işçi sınıfını temsil eden Meklerin yaptığı işleri yapmaktan sakınıyorlar.
Vance'in burjuvaziyi betimlek için kullandığı İnsanlar, büyük makineler ve dahiâne buluşların planlarını yapmaktan, felsefeden bahsetmekten, güzel kokulardan ve kaliteli şaraplardan büyük bir haz alıyorlar ancak iş bir iki makine parçasını bir araya getirmeye geldiğinde bunu aşağılık ve ikinci sınıf bir iş olarak görüp, canlarını kurtarmak yerine asilce ölmeyi tercih ediyorlar. Kol gücüyle yapılan işler İnsanlar için belki de işlerin en aşağılığı. Vance bunu o kadar kıvrak bir zekayla öyle ustaca işliyor ki; son insan kalesi olan Hagedorn'un efendileri kalelerini Meklerin saldırısından korumak üzere toplanmış, tüm Mekleri etkisiz hale getirebilecek bir makine yapmayı tartışıyorlarken kibirleri kendi dudaklarında; gülünç, sebepsiz bir saplantıya ve bir aptallığa dönüşüveriyor:
(Teorik olarak, tüm Mekleri yok edebilecek makine hazırdır ve iş kağıt üzerindeki planı uygulamaya dökmeye kalmıştır. Yapılması gereeken, kalenin hangarlarından gerekli parçaları bulup getirmektir. Lordlardan biri "fazlaca ileri giderek" kutuları taşımayı önerir. )Romanın en gülünç anlarından biri. Lordlar kutu taşımak gibi aşağılık bir işe girişmediklerinden dolayı bu plan, daha uygulamaya koyulamadan seçenekler dışına itilir. Bu da "kibir"in insanın sonunu getiren büyük günahlardan olduğunu akla getiriyor.
"Claghorn, karakterine uygun davranmak zorunda," dedi O.Z. Garr sesinin en yumuşak tonuyla. "Ona ne yapacağını söyleyemem. Ama Hagedorn'lu bir bay olarak da kendimi asla küçük düşüremem. Bu benim için nefes almak kadar doğal bir inanç; eğer bu konuda taviz verirsem, bir bay kopyasına, kendimin gülünç bir maskesine dönüşürüm. Burası Hagedorn Kalesi ve biz insan medeniyetinin eriştiği en yüksek noktayı temsil ediyoruz. Bu nedenle herhangi bir taviz, aşağılanmaya dönüşür. Standartlarımızda herhangi bir gerilemeyi kabul etmek onursuzluk olur. Burada 'acil' kelimesinin kullanıldığını duydum. Ne acınacak duygusallık! Fare gibi ısırıp diş gucurdatan Mekleri 'acil' kelimesiyle yüceltmek bana göre Hagedornlu bir baya yakışan bir davranış değildir!"
Kitabın değindiği bir başka nokta ise bilim kurgunun sevdiği bir konu olan iletişim ve bunun gerçekleştirilebilirliği. Mekler, dünyaya yabancı olmalarının dışında efendileri için de tam olarak "uzaylı"dırlar. Roman boyunca Hagedorn Bayları, Meklerin neden isyan ettiğini bir türlü anlamlandıramaz ve bunun için geçerli bir sebep bulamazlar. Bu iletişimsizlik Hagedornlu bir Bay olan Xanten'in düşman Meklerden birini esir almasının ardından yaptığı sorgulama sırasında zirveye ulaşır:
Dedim ki, 'Bu anlaşılabilir. Ama niçin öldürüyorsunuz, niçin yok ediyorsunuz? Farklı bir bölgeye gidebilirsiniz. Size saldırıp zarar veremezdik.'Sözün özü Vance sınıflar arasındaki ayırım ve kopukluğun iletişimsizliğe, iletişimsizliğin de sona götürdüğünü söylüyor.
"'Sizin düşüncenize göre, olanaksız. Bir dünya iki ırk için çok ufak. Siz bizi kasvetli Etamin Dokuz'a geri yollamak niyetindeydiniz.'
"'Saçma!' dedim. 'Hayal ürünü, anlamsız. Beni alık mı sanıyorsunuz?
"'Hayır,' diye ısrar etti yaratık. 'Hagedorn Kalesi'nin iki ileri geleni en yüksek mevki için rekabet ediyorlardı. Biri eğer seçilirse bunun hayatının amacı olacağına bizi ikna etti.'
"'Büyük bir yanlış anlama,' dedim ona. 'Bir adam, bir kaçık, bütün insanlar adına konuşamaz.!'
"'Hayır mı? Bir Mek bütün Mekler adına konuşur. Biz aynı fikirdeyizdir. İnsanlar da öyle değil mi?'
En Son Kale adlı fantastik/bilim kurgu romanında Vance bunlardan ve daha bir çok şeyden bahsediyor, birşeylerin farkına varmamızı bekliyor. Üstelik bunu da sadece 94 sayfada yaparak ne kadar usta bir yazar olduğunu ve bilim kurgunun doğru kullanıldığında "ana akım" edebiyatından aşağı hiçbir yanının olmadığını gösteriyor bizlere.
Etiketler: bilim kurgu, jack vance, makale
Eğer bu yazı ilginizi çektiyse edebiy.at eposta bültenine abone olun.




0 Yorum:
Yorum yaz
Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]
<< Anasayfa