<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=27228632&amp;blogName=edebiy.at&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2Fsearch&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div><iframe src="http://beta.blogger.com/navbar.g?blogID=13215133" height="30px" width="100%" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" id="navbar-iframe" frameborder="0"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

Çarşamba, Kasım 15, 2006 | Yorum Yaz

Garip Ölüm Anıları

Daha önce de bahsettiğim gibi Philip K. Dick'in I Hope I Shall Arrive Soon adlı kitabında yer alan kısa öyküleri -ne akla hizmetse- çevirmeye girişmiştim. Geçen haftalarda "Yaratık Aklı"nı yayınlamıştım şimdiyse özgün adı "Strange Memories of Death" (ya da yazarın ilk koyduğu adıyla "SMoD") olan öykünün çevirisini bitirdim. Görüş, öneri ve düzeltmelerinizi iletmekten çekinmeyin.
* * *
Bu sabah uyandığımda Kasım soğuğunu dairemde hissettim, sanki mevsimler takvimden anlıyormuşçasına. Neyin rüyasını görmüştüm? Bir zamanlar sevdiğim bir kadının silik düşünceleri. Birşeyler canımı sıkmıştı. Zihnimi yokladım. Aslında herşey yolundaydı, bu güzel bir ay olacaktı. Ama o ürpertiyi hissetmiştim.

Ah Tanrım, diye düşündüm. Bugün Lizol Hanım’ı evinden tahliye edeceklerdi.

Lizol Hanım’ı kimse sevmez. O delidir. Kimse onun tek bir kelime ettiğini duymamıştır ve o size dönüp bakmaz bile. Siz aşağı inerken o yukarı çıkacaktır ve hiçbirşey söylemeden arkasını döner ve asansörü kullanmaya karar verir. Kullandığı lizolün kokusunu herkes alabilir. Büyülü korkular dairesini kirletiyor olacak ki lizol kullanıyor. Allah kahretsin! Kahvemi alırken düşündüm de, belki yeni sahipler çoktan onu tahliey etmişlerlerdi, şafak vakti, ben uyuyorken. Beni terk eden, sevdiğim kadın hakkında beyhude rüyalar içindeyken. Tabii ya. Nefret kusan Lizol Hanım ve sabahın beşinde kapısına dayanan görevliler hakkında bir rüya görüyordum. Binanın yeni sahipleri, müteahhitlerin oluşturduğu büyük bir firmaydı. Onlar bu işi şafak vaktinde yaparlardı.

Lizol Hanım apartmanında saklanıyor ve Kasım’ın geldiğini biliyor, önce Kasım’ın geldiğini ve onların ansızın gelip kendisin ve eşyalarını sokağa atacağını biliyor. Peki şimdi konuşacak mı? Onu sessizce duvara yaslanmışken düşünebiliyorum. Gel gelelim, bu kadar kolay değil. Al Newcum, Güney Orange Yatırım’ın satış temsilcisi, Lizol Hanım’ın devletten hukuki yardım aldığını söyledi. Bu kötü bir haber çünkü onun için yapabileceğimiz hiçbir şey bırakmıyor. Deli ama yeterince değil. Eğer durumu algılayamadığı kanıtlanabilseydi, Orange County Akıl Hastalıkları’ndan bir ekip onu savunmak için gelir ve Güney Orange Yatırım’a zihinsel özürlü birini evden atmalarının yasalara aykırı olduğunu söyleyebilirdi. Hangi akla hizmet hukuki yardım almak için başvurdu ki?

Saat sabahın dokuzu. Aşağı, pazarlama bürosuna inip Al Newcum’a Lizol Hanım’ı tahliye edip etmediklerini, ya da hala dairesinde sessizce saklanıp, beklemekte mi olduğunu sorabilirim. Onu dışarı atıyorlar çünkü elli altı bölümden oluşan bina kooperatife dönüştürüldü. Dört ay öncesinde yasal olarak haberdar edildiğinden, neredeyse herkes taşınmıştı. Taşınmak ya da dairenizi satın almak için yüz yirmi gününüz var. Güney Orange Yatırım taşınma ücreti olarak size iki yüz dolar ödeyecektir. Kanun bunu gerektiriyor. İlk olarak red hakkınız bulunmaktadır. Ben, benimkini alıyorum. Kalıyorum. Elli iki bin dolara, deli ve elli iki bin doları olmayan Lizol Hanım’ı tahliye etmeye geldiklerinde burada olacağım. Şimdi taşınmış olsaydım diyorum.

Aşağı inip gazete makinasından bugünün Los Angeles Times’ını aldım. Bir kız, sırf “pazartesileri sevmiyor” diye bir okulbahçesi dolusu çocuğu öldürmekle suçlanıyor. Yakında gözaltına alınır. Yapacak başka birşeyi olmadığında bir silah alıp çocukları vurmuş. Bugün pazartesi, ve mahkemeye çıkacak, yani nefret ettiği gün. Deliliğin bir sınırı yok mu? Kendi durumumu düşünüyorum. Başlangıçta, dairemin elli iki bin dolar edip etmediğinden şüpheliydim. Kalıyorum çünkü taşınmaktan krokuyorum –yeni birşeylerden, değişimden- çünkü tembelim. Hayır, sebebi bu değil. Bu binayı seveiyorum ve dostlarımın ve benim için bir anlamı olan yerlerin yanıbaşında yaşıyorum. Üç buçuk yıldır buradayım. Güvenlik kapıları ve güvenilir kilitleri olan güzel, sağlam bir bina. İki kedim var ve ikisi de avluyu seviyorlar, dışarı çıkıp köpeklerden uzakta olabiliyorlar. Muhtemelen ben de Kedili Adam olarak biliniyorum. Yani, sadece Lizol Hanım ve Kedili Adam kaldı, geri kalan herkes taşındı.

Beni rahatsız eden ise deli olan Lizol Hanım’dan beni ayıran tek şey şeyin hesabımdaki para miktarı olması. Para akıl sağlığının resmi mührü. Belki, Lizol Hanım taşınmaktan korkuyor, benim gibi. Sadece yıllardır yaşadığı yerde yaşamaya devam etmek, yaptıklarını yapmayı sürdürmek istiyor. Çamaşır makinalarını çok kullanıyor, giysilerini tekrar tekrar yıkayıp kuruluyor. Çamaşır dairesi onunla karşılaştığım yer: Ben geldiğimde o, orada makinaların başında çamaşırlarını çalınmaktan koruyor. Neden sana bakmıyor ki? Kafasını hep öbür tarafa çeviriyor… bunun amacı ne? Ben nefret kokusu aluyorum. Tüm insanlardan nefret ediyor. Ama şimdi durumuna bir baksanıza; nefret ettikleri çevresini kuşatacaklar. Nasıl da korkuyor olmalı! Dairesinde, bakışlarını sabitlemiş kapısının çalmasını bekliyor, saate bakıyor ve gelenlerin kim olduğunu anlıyor!

Los Angeles’ta, güneyimizde kiralık dairelerin kooperatiflere dönüştürülmesi şehir meclisi tarafından reddedildi. Kiracılar kazandı. Bu büyük bir zafer ancak Linzol Hanım’a faydası yok. Burası Orange County. Burada para hüküm sürer. Çok fakir olanlar güneyimde yaşarlar; barriolarındaki Meksikalılar. Bazen kapılarımız arabaların girmesi için açıldığında Chicano kadınları, ellerinde kirli çamaşırla dolu sepetlerle koşarlar, kendi makinaları olmadığından bizimkileri kullanmak için.

Bu binada yaşayan insanlar bundan rahatsız olurdu. Çok az bir paranız olduğunda –modern, tam güvenlikli, tamamı elektronik sistemle düzenlenmiş bir binadaya yaşayacak kadar paranız- birçok şeyden rahatsız olursunuz. Pekala, Lizol Hanım’ın tahliye edilip edilmediğini öğrenmem gerek. Pencerelerine bakarak bunu anlamanın yolu yok çünkü perdeleri daima kapalıdır. Bu yüzden alt kata, satış bürosuna inip Al’ı göreceğim.

Ama Al burada değil, büro da kilitli. Sonra hatırlıyorum ki Al, yönetimin kaybettiği bazı önemli evrakları almak için Sacremanto’ya uçtu. Bu da tam olarak trajedinin odak noktasını oluşturuyor; kapısının çalınışı onu korkutacak. Onun içinde bulunduğu durum bu. Sorun bu. Böylece, müteahhitlerin inşa ettiği fıskiyenin yanıbaşında dikilip, saksılar içinde getirdikleri çiçeklere hayran hayran bakıyorum… binayı şimdiden güzelleştirdiler bile. Eskiden bir hapishane gibi görünüyordu.

Şimdi gerçek bir bahçe oldu. Müteahhitler boya badana işlerine ve manzaraya büyük paralar yatırıyorlar, aslına bakarsanız tüm girişi yeniden inşa ediyorlar. Sular, çiçekler ve camdan kapılar… ve Lizol Hanım dairesinde sessizce kapısının çalmasını bekliyor. Belki kapısına bir not yapıştırabilirim. Şöyle yazabilir:
Bayan, Durumunuzu anlıyorum ve yardım etmek isterim. Eğer yardımımı kabul ederseniz, üst katta C-1’de oturuyorum.

Peki nasıl imzalayacağım? Kaçık adam diye belki. Kanunların gözünde sizin işgalci olarak oturduğunuz yerde yasal olarak bulunan, elli iki bin dolar sahibi kaçık adam. Geçen gece itibariyle. Oysaki evvelsi gün, benim olduğu kadar sizin de dairenizdi.

Bir zamanlar aşık olduğum ve dün gece düşünü gördüğüm kadına bir mektup yazmak üzere daireme geri döndüm. Aklımdan bin bir türlü cümle geçiyor. Yok olup giden ilişikiyi bir mektupla yeniden yaratacağım. Sözcüklerim böylesine güçlüdür işte.

Ne saçmalık. O sonsuza dek gitti. Şimdiki adresini bile bilmiyorum. Zorlukla da olsa, ortak arkadaşlar yoluyla nerede olduğunu bulabilirim. Peki ya sonra ne diyeceğim?
Sevgilim, Sonunda aklım başıma geldi. Sana olan minnettarlığımı tamamıyla anladım. Birlikte geçirdiğimiz kısa zamanı düşününce, benim için hayatımdaki diğer herkesten daha fazlasını yaptın. Büyük bir hata yapmış olduğumun farkındayım.
Birlikte akşam yemeğine çıkabilir miyiz?

Bu abartıyı kafamda döndürdükçe, eğer böyle bir mektup yazıp bilerek ya da kazayla Lizol Hanım’ın kapısına yapıştırmak korkunç ama komik bir fikir gibi geldi. Ne tepki verirdi? Aman Tanrım! Onu ya öldürür ya da iyileştirirdi! Bu arada ben de beni terkeden sevdiğime şöyle yazabilirim:
Bayan, siz hakikaten kafayı yemişsiniz. Etraftaki herkes bunun farkında. Siz sorununuzu kendiniz yaratıyorsunuz. Kalkın, kendinize gelin, biraz para ödünç alın, daha iyi bir avukat tutun, bir silah alın, bir okul bahçesine ateş edin. Eğer bir yardımım dokunacaksa, C-1’de oturuyorum.

Belki de Lizol Hanım’ın durumu komiktir ve ben sonbaharın gelişi yüzünden bunu kavrayamayacak kadar bunalmışımdır. Belki bugün güzel bir posta gelir, ne de olsa dün posta servisi için tatil günüydü. Böylece bugün, iki günlük postamı alacağım. Bu benim keyfimi yerine getirir. Asıl olup biten ise şu; kendim için üzülüyorum, bugün pazartesi ve şu suçlanan kız gibi ben de pazartesilerden nefret ediyorum.

Brenda Spenser, ikisini öldürdüğü on bir kişiye ateş etmekten suçlu bulundu. On yedi yaşında, küçük ve oldukça sevimli, kızıl saçları var ve gözlük takıyor, bir çocuk gibi görünüyor, tıpkı üzerlerine ateş ettiği çocuklar gibi. Aklıma Lizol Hanım’ın dairesinde bir silah olduğu ve çoktan bana gelmesi gerektiği fikri girdi. Belki bunu Güney Orange Yatırım düşünmüştür. Belki Al Newcum’ın bürosu bugün bu yüzden kapalı ve Sacreamento’da olmak yerine saklanıyor. Tabii Sacramento’da saklanıyor da olabilir, böylelikle iki işi bir arada halletmiş olur.

Bir zamanlar tanıdığım iyi bir terapist, bir psikozlunun neden olduğu hemen her suç vakasında, hasta kişinin dikkate almadığı daha kolay bir yol olduğunu söylemişti. Örneğin Brenda Spenser, çoğu çocuk olan on bir kişiyi vurmak yerine süpermarkete gidip bir paket sütlü çikolata alabilirdi. Aslında, psikozlu kişi, daha zor olan yolu seçer, işini yokuşa sürer. En kolay yolu seçmemiştir ama öyle yaptığını düşünür. Hatası tam da bu noktadadır. Psikozun temeli, kronikleşmiş doğru yolu görememe sorunudur. Tüm davranış, tüm eylemler ve tüm o yaşam biçimi, bu algısal kusurdan kaynaklanır.

Orada, steril dairesinde yalnızlık içinde kapısının acımasızca çalınışını beklerken Lizol Hanım kendisini mümkün olan en zor duruma sokmayı başarmıştı. Kolay işi zorlaştırmıştı. Zor olan değişmiş ve imkansız halini almıştı, bu nokta da psikozlu yaşamın sonuydu: imkanısızın yaklaştığı ve hiçbir çıkışın olmadığı durumlar. Bu, psikozun tanımıdır: Sonuçta bir çıkmaz vardır. Ve bu noktada psikozlu kişi donakalır. Eğer görme şansınız olduysa bunun şaşırtıcı bir manzara olduğunu blirsiniz. Kişi, bozuk bir motor gibi öylece durur. Bir anda olur. Az önce hareket etmektedir –pistonlar deli gibi inip çıkar- ve birden durur. Bunun nedeni, o kişi için yolun sonunun gelmiş olmasıdır, muhtemelen yıllar önce girdiği yolun sonu. Bu, kinetik ölümdür.

“Mekan yoktur,” der St. Augustine. “İlerler ve gerileriz, mekan yoktur.”

Lizol Hanım’ın kendisini kıstırdığı yer kendi dairesiydi ama orası artık kendi dairesi değildi. Kadın, ruhsal olarak ölecek bir yer bulmuştu ve sonra Güney Orange Yatırım gelip onu elinden almıştı. Onun kendi mezarını çaldılar. Aklımdan çıkaramadığım düşünce ise kaderimin Lizol Hanım’la kesiştiği düşüncesi. Ortak Birikim hesabında yapılan bir işlem bizi ayırdı ve bu hayali bir ayrılmaydı, Güney Orange Yatırım’daki gibi insanların –özellikle de Güney Orange Yatırım’dakilerin- gerçek olduğuna inandıkları sürece gerçekti. Bana göre ise gelenekten pek farklı değil, tıpkı birbirinin aynı olan iki çorap giymek gibi. Bir başka açıdan ise altın değerinde. Altının değeri insanlar arasında bir çocuk oyunundaki gibi kabul edilir: “Hadi bu ağaç bizim kalemiz olsun.” Televizyonumun, ben ve arkadaşlarım çalıştığını kabul ettiğimiz için çalıştığını düşünün. Böylelikle, boş bir ekran karşısında sonsuza dek oturabilirdik. Bu durumda, Lizol Hanım’ın sonunun, kendisinin bizimle bir anlaşmaya gitmediğinden olduğu söylenebilir. Herşeyin altında, yazısız bir anlaşma ile Lizol Hanım’ın bizden biri olmadığı yatar. Ama çocukça ve mantıksız bir anlaşmaya varamamamızın, kinetik bir ölüme, bir organizmanın tam anlamıyla durmasına yol açması beni hayrete düşürüyor.

Böyle düşünüldüğünde, Lizol Hanım’ın çocuk olmayı beceremediği için sonuna eriştiği söylenebilir. Fazlasıyla yetişkindi, bir oyun oynayamazdı ve oynamazdı da. Hayatını ele geçiren element ümitsizlik ve sertlikti. Asla gülümsemezdi. Kimse onu sinirlice etrafa bakınmaktan başka bir şey yaparken görmemişti.

Belki de, gerçekten acı bir oyun oynadı, mücadeleci bir oyundu, bu durumda istediğini almış oluyor. Kaybediyor olsa bile. En azından anladığı bir durumda. Güney Orange Yatırım Lizol Hanım’ın dünyasına girmişti. Belki de mal sahibi olmaktansa eve daireyi işgal etmek onun için daha doyurucuydu. Belki gizliden gizliye başımıza gelen her şeyi istiyoruzdur. Bu durumda psikozlu kişi mutlak kinetik ölüme, kendi çıkmazına mı varmış olur? Kaybetmek için mi oynuyordur?

O gün Al Newcum’ı göremedim, ama ertesi gün Sacramento’dan dönüp bürosunu açtığında onunla konuştum.

“B-15’teki kadın hala orada mı?” diye sordum ona. “Yoksa onu tahliye ettiniz mi?”

“Bayan Archer mı?” dedi Newcum. “Ah, geçen sabah taşındı, gitti. Santa Ana İskan Kurumu ona Bristol’de yeni bir yer buldu.” Döner sandalyesinin arkasına yaslandı ve bacak bacak üstüne attı –paçaları her zamanki gibi kırışıksızdı. “Birkaç hafta önce oraya gitti.”

“Bedelini karşılayabileceği bir daire mi?” dedim.

“Bedeli onlar üstlendi. Kirasını onlar ödüyorlar, kadın bunu yapmalarını sağlamış. Çetin ceviz doğrusu.”

“Tanrım,” dedim “Keşke biri de benim kiramı ödese.”

“Sen kira ödemiyorsun ki,” dedi Newcum. “Daireni satın alıyorusun."

Etiketler: , , ,

Eğer bu yazı ilginizi çektiyse edebiy.at eposta bültenine abone olun.



2 Yorum:

Blogger Ayça dedi ki...

Ben kitabı okumadım; ancak tüm ukalalığımla bunun şahane bir çeviri çeviri olduğunu düşünüyorum. Şöyle bir düzeltme önerisinde bulunabilirim:

"Barrio" için "kenar mahalle" denebilirdi belki; ama emin olamadım, sanıyorum tam olarak karşılamadığı için öylece bıraktın sen de.

Senin eserin değil; ama yine de teşekkürler, harika öykü. Görüşmek üzere :)

14.7.07  
Blogger binkunduz dedi ki...

Barrio için "varoş" da uygun olabilir. Bunun dışında sadece spell check ihtiyacı var. Ellerine sağlık. PKD ile ilgili türkçe kaynakları tararken buna rastlamak çok umut verici oldu. Bir çok bilimkurgu yazarına göre kolay bir dile sahip Dick'in neden bu kadar az eseri türkçeye çevrilmiş durumda anlamış değilim. 70lerin başında OKAT yayınevinin Uzay Serisi'nde birkaç PKD romanı var ama bugün okunduğunda çeviri yetersiz kalıyor elbette. Heyecanla devamını bekliyoruz:)

1.9.07  

Yorum yaz

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Anasayfa



edebiy.at
Creative Commons License
Bazı hakları saklıdır.

blogger'ın gazıyla