<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=27228632&amp;blogName=edebiy.at&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2Fsearch&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div><iframe src="http://beta.blogger.com/navbar.g?blogID=13215133" height="30px" width="100%" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" id="navbar-iframe" frameborder="0"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

Çarşamba, Kasım 15, 2006 | Yorum Yaz

F451

Aşağıdaki metin, bilim kurgu türünü, anlatmak istediklerim için uygun bir biçim olarak gördüğümden beri yazdığım ikinci öykü. (Diğeri ise "Yepyeni Bir Dünya.") Yaşadığım bir olaydan esinlendiğim bu öyküde Bradbury ve Orwell'in kurguladıkları geleceklerde bir paralellik bulmaya çalıştım.
* * *
“B-B! B-B!”

Bu garip tempolu şarkının nereden kulağına çalındığını hatırlamadan yürüyordu genç adam. Sözleri anlamsızdı –aslında bir sözcükten bahsetmek de imkânsızdı- ama her nasılsa ritmi hep içinde birşeyleri kıpırdatıyordu.

Elektrikli tramvay durağına geldi, Büyükşehir Belediyesi Taksim Tramvay Durağı yazan tabelanın altından geçerken elini cebine attı. Birkaç metalik çınlama. Anlaşılan fazla parası yoktu, zaten Yeni Savaş başladığından beri ortalıkta fazla para da yoktu. 1 lira. Avcunun içinde, bakışlarını üzerine çevirmiş bir çift göz. Parayı delikten attı ve turnikenin diğer tarafına geçti. Bu sırada kara elbiseli güvenlik görevlisi kendisini şüpheli bir şekilde süzüyordu. Diğerlerinin aksine elektronik biletini kullanmayı sevmezdi. Küçük bir bozukluk boyutundaki bu çipte nereden nereye gittiğinin kaydının tutulmasına sinirleniyordu. Bir yandan da fazla parası olmadığı için kendine kızıyordu. Çünkü para, elektronik bilet olmaksızın seyahat demekti. Para özgürlük demekti.

Durağın iki yanındaki hoparlörlerde çınlayan ve uykuluymuşçasına baygın bir kadın sesi, tramvayın yaklaşmakta olduğunu belirtti. Aracın burnu köşeden göründüğünde kapılardan birinin açılacağı noktaya doğru yöneldi ama tramvayın cilalı kızıl boyasının üzerinde parlayan BB-N245 yazısını görünce geri çekildi. Havalı kapılar sanki bir gazoz şişesinin kapağıymışçasına hızla açılıp doksan derecelik bir açı oluşturunca durdu. Kadının mekanik sesi yine duyuldu. “Taksim.” Fazla beklememeliyim dedi genç adam kendi kendine. Anonsların düzenli aralıklarla ve hep aynı mekanik tonda yapılması bir süre sonra insanın uykusunu getiriyordu. Ama uyanık kalmalı ve fakültedeki derse yetişmeliydi. Tramvay, sıkış tepiş yolcularla dolu bir şekilde sonraki istasyona varmak üzere diğer yönde kaybolurken kırık bir sardalya kutusunu andırıyordu.

Genç adam, gözünü uzaklaşan kırmızı noktadan ayırdığında tepesinden sarkan güvenlik kamerasını fark etti. Uzun boynu ve parlak merceğiyle bir yılana benziyordu. Çevresinde olup biteni gözlemek üzere boynunu yavaşça sağdan sola çevirirken tıslamaya benzer bir ses çıkarıyor ve bu da onun tüylerini diken diken ediyordu. Yılanlardan oldum olası korkmuştu. Ve makinalardan.

Yeni bir anonsla tekrar hareketlendi. Bu kez onun tramvayı geliyordu. Emin olmak için kolundaki saate baktı. Yelkovan altının üzerindeydi. Tamam dedi. Bu benimkisi. Hızla az önce yöneldiği noktaya doğru hareketlendi. Yavaşlayan tramvayın üzerindeki BB-F451 yazısını görüp gülümsedi. Kapı açılır açılmaz üzerine çullanan insan yığının arasından sıyrılıp içeri girmeyi başardı. Kapılar yine bir tıslamayla kapandı ve araç hareket etti.

Ürkekçe çevresine bakındı. İşine gitmekte olan onlarca insan etrafını sarmıştı. Yüzlerindeki ruhsuz ifade yalnızca tramvay sallandığında –bir anlığına- değişiyordu. Elindeki kitaplara göz attı. Ütopya. Umarım Yakında Varırım ve Cesur Yeni Dünya. Kafasını tekrar kaldırdığında gözlerin kendisine çevrilmiş olduğunu gördü. Bu devirde, kendisi yaşındaki biri için hala kitaplarla uğraşmak aşağılık ve haince bir davranış olarak görülüyordu. Hele ki Yeni Savaş sürerken. Neyse ki uykulu kadın imdadına yetişti. “Fakülte.” Kendini zar zor dışarı attı, duraktan inip karşı kaldırıma geçti. 1 liranın üzerindeki gözler yine üzerindeydi. Boyunun üç katı, parlak, bronz bir heykelin gölgesi altından geçip fakülte binasının kapısına yöneldi. İki dorik sütun arasına derme çatma yetleştirilmiş olan metal dedektöründen geçti, ardından baştan aşağı siyahlara bürünmüş güvenlik görevlileri tarafından arandı, ancak dijital kimliğini de duvarda asılı duran alıcıya okuttuğunda binadan içeri girebildi. Bütün bunları neden yapmak zorunda olduğunu hatırlamıyordu. Kendisini bildi bileli düzen böyleydi. Saatine baktı. Yelkovan dokuzun üzerine yeni gelmişti. Erken gelmişim diye düşündü. Pencerenin karşısındaki boş sandalyeye oturdu. Zamanın geçmesini beklerken kitapların sayfalarına göz atıyordu. Savaş başladığından beri okulda vakit geçirecek pek kimse kalmamıştı. Birden ışığının kesildiğini hissetti. Kafasını kaldırdığında siyah paltolu güvenlik görevlisinin yanıbaşında dikildiğini gördü.

“Burada oturamazsınız.”

Yanıt vermeden ya da karşı koymadan kalktı genç adam. Güvenlik görevlisi boş kalan sandalyeyi alıp merdivenlerden yukarı çıktı.

Neler olup bittiğini anlamaya çalışırken kulağına tanıdık bir ses geldi. Kafasını yukarı kaldırdı, bir yılan tepeden kendisini izliyordu.

Birden o garip şarkı kafasının içinde çınladı.

“B-B! B-B!”

Etiketler: ,

Eğer bu yazı ilginizi çektiyse edebiy.at eposta bültenine abone olun.



0 Yorum:

Yorum yaz

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Anasayfa



edebiy.at
Creative Commons License
Bazı hakları saklıdır.

blogger'ın gazıyla