<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener("load", function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <iframe src="http://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID=27228632&amp;blogName=edebiy.at&amp;publishMode=PUBLISH_MODE_BLOGSPOT&amp;navbarType=SILVER&amp;layoutType=CLASSIC&amp;searchRoot=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2Fsearch&amp;blogLocale=tr_TR&amp;homepageUrl=http%3A%2F%2Fkendime.blogspot.com%2F" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" frameborder="0" height="30px" width="100%" id="navbar-iframe" allowtransparency="true" title="Blogger Navigation and Search"></iframe> <div></div><iframe src="http://beta.blogger.com/navbar.g?blogID=13215133" height="30px" width="100%" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no" id="navbar-iframe" frameborder="0"></iframe> <div id="space-for-ie"></div>

Pazar, Ekim 29, 2006 | Yorum Yaz

Ars Moriendi

Bu öykünün çıkış noktasını geçen yaz, fantastik kurgu üçlememin ikinci kitabını yazmakla uğraştığım yoğun ve can sıkıcı günlerden birinde, deniz kenarında dolaşırken buldum. Ne bilim kurguyla ne de fantastik kurguyla yakınlığı var. Başlangıçta daha uzun ve içinde deniz fenerinin bile dahil olduğu bir haldeydi ama sonradan o bölümü çıkarmaya karar verdim. Kısa olması etkisini daha da pekiştiriyor sanırım. Neyse, buyrun:
* * *
O gideli yedi gün olmuştu. Gitmeden önce yediği son yemekten kalan boş tabak hala masanın üzerinde duruyordu. Yere saçılan bayat kek kırıntıları eski halıda silik bir desen oluşturmuştu. Pencerenin kenarında oturan kadının aklı bu küçük odadan çok uzaklarda dolanıyordu. Bedeni orada, tahta bir sandalyenin yorgun ayakları üzerinde dinlenirken aklı kilometrelerce ötedeki denizin dalgalarıyla boğuşuyordu. Aşmak, karşıya geçmek istiyor ama her seferinde çırpınarak boğuluyordu.

Zırlayan telefon genç kadını tekrar kek kırıntılarıyla baş başa bıraktı.

“Seni seviyorum."

O gittiğinden beri her telefonu böyle açıyordu. Sesindeki titreklik tıpkı ayrılık anındaki gibiydi.

Bir hafta önce, sıcak bir çarşamba akşamında gitmişti sevdiği adam. Bekleme salonundaki koca saat hızla dönerken üzerinde, gözlerinin rengini ortaya çıkaran siyah bir elbisesiyle genç adamın beyaz gömleğindeki kek lekesini çıkarmaya çalışıyordu.

“Ya bir daha seni göremeyeceksem?”

Onu öptü.

Kadın ağlamaktan kıpkırmızı olmuştu. Adamın ise ölü gibi soluk yüzündeki tek renk, pastel tondaki ruj iziydi. Limanda bekleyen geminin kapağı gürültüyle açılırken zorlukla konuştu.

“Bu şeylerin içinde kendimi tabuta kapatılmış gibi hissediyorum.”

Genç adam güçlükle nefes alabilmişti.

Yolcular için son çağrı.

“Gitmeliyim.”

“Seni seviyorum.”

Genç adam cevap veremedi.

Onu yine öptü. Bu kez ruj izi daha belirgindi.

Etiketler:

Eğer bu yazı ilginizi çektiyse edebiy.at eposta bültenine abone olun.



0 Yorum:

Yorum yaz

Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]

<< Anasayfa



edebiy.at
Creative Commons License
Bazı hakları saklıdır.

blogger'ın gazıyla