Mektup
Hikayeden bahsedecek olursam; genç bir rahibin Gerçek ile yüzleşmesini anlatıyor. Ortaçağ Avrupasında vuku bulan bu olay, mahzenleri ve yer altı labirentlerini kendisine mekan seçmiş. Lovecraft'ın Cthulhu mitosuna adanmış ve ondan beslenen bu öyküyü umarım beğenirsiniz.
Her şey o kadar gerçekti ki. Tanrım, o anı görmemek için gözlerimin hiç olmamış olmasını dilerdim. Eğer o anı görmemi sağlayan her ne idiyse -kimileri buna kader, kimileri ise lanet diyor- kara bir bulut gibi o günden beri başımın üzerinden hiç ayrılmıyor. Eğer o an gözlerimden benim yerime başkası bakıyor olsaydı -ki o lanetli sahneyi benden başka gören olmadı- şu an ya aklını yitirmiş ya da verdiği bu dayanılmaz korkuya daha fazla dayanamayıp intihar etmiş olurdu.
Tanrı'ya şükür şu an evimde ve uğursuz şehirden uzaktayım, ama orada gördüklerim, geceleri yatağa uzandığımda üzerime boğucu bir karabasan gibi çullanıyor, bazı geceler, o an, hafızamdan gözlerime bir zehir gibi akıyor ve kendimi tekrar o kara olayın içinde buluyor, kan-ter içinde uyanıyorum. Kâbus gördüğüm geceler, tekrar normal yaşantıma dönebilmek için haftalarca uykusuz kalıyor, afyon çiğnemek ve alkol kullanmak zorunda kalıyorum. O şeyler belki hafızamdaki o kara anıları çıkarıp atamıyor ama -geçici de olsa- o dehşet verici gerçeklikteki anları bir anlığında da olsa unutmamı ve uyumamı sağlıyor. Alkol bir zehir gibi kanımda dolaşırken ben de tıpkı bir ölü gibi sakin ve dingin bir şekilde uyuyorum.
Beynimdeki o iğrenç iltihabı biraz olsun dışarı akıtabilmek için o uğursuz kara günde gördüklerimi -ve daha öncesini- kağıda döküyorum.
Darkston kasabasının kilisesinin başrahibiydim ve kasaba halkı bana korkuyla karışık büyük bir saygı duyuyordu. Çocukluğum ve gençliğim -seferlere katıldığım yıllar dışında- bu kasabada ve kilisenin etrafında geçmişti. Ailemizden herkes dört kuşaktır -güneye göç eden Amcam dışında (ya da en azından biz öyle sanıyorduk)- Darkston'da yaşıyordu.
Kasaba, kilisenin etrafına kurulmuş çeşitli binalardan oluşan küçük bir yerleşim birimiydi. Kilisenin doğusunda daha üst sınıfların yaşadığı bölge yer alıyordu. Ben zamanında başrahip olmama karşın bu bölgede hiç yaşamamıştım. Bu yöndeki evler diğerlerine göre biraz daha
gösterişliydiler ama hemen hepsi koyu ve karanlık renkteydi. Hepsi bu yakınlardan çıkarılan bir tür taşla yapılmıştı ve bu taş koyu kül rengi ile siyaha yakındı. Evler dar ve uzun pencereli, fazla ışık almayan, karanlık yapılardı. Gece ve gündüz içeride aydınlatılma yapılması gerekiyordu. Sokaklar dardı ve aynı iç karartıcı taştan yapılmıştı. Tümü birbirini dik bir
açıyla kesiyor, dümdüz birer koridor gibi uzanıyorlardı. Bu yüzden şehrin birçok yerinde dört yol ağzı bulunuyordu.
Darkston pek kalabalık bir şehir değildi. Fazla yabancı gelmiyor, gelenler ise pek sevilmiyordu. Halk genelde köşebaşlarında ikili-üçlü gruplar halinde toplanıyor, fısıldama ile tıslama arası bir sesle birbirlerine bir şeyler anlatıyorlardı. Bu, ağız yapılarından çok, kullandıkları kaba aksanın bir sonucu gibi görünüyordu. Sokakta gezen bir kaç at arabasının yoldaki kara taşlara vurarak çıkardığı ses, koyu renkli kilisenin ve mahzeni andıran karanlık evlerin duvarlarına vurarak yankılandığında, kulaklarımda o kara günde çalınan çanların sesiyle karışıyor gibiydi.
Kilise, kasabanın merkezinde, şehrin üç yöndeki çıkışına da eşit uzaklıkta, tüm yapılarda kullanılan taştan büyük bloklar halinde kullanılarak inşaa edilmiş, çağının tüm özelliklerini üzerinde taşıyan bir yapı olarak göze çarpıyordu. Çan kulesi binanın hemen önünde uzun sivri çatısı ve kırmızıya yakın, koyu altın renkli çanıyla şehrin tüm manzarasına hakim görünüyordu. Pencereler, kasabanın tümünde yaygın olan tarzda -dar ve uzun- az sayıda, kilisenin arka kısmına doğru seyrekleşerek yerleştirilmişti. Yüksek, üzeri sarmaşıklarla örtülü kalın bir duvar, kilisenin bahçesini şehrin geri kalanından ayırıyordu. Bahçe girişinden kiliseye kadar uzanan -ve bölgeye özgü o taşla döşenmiş- yolun iki yanı binanın girişine kadar sıralar halinde mezarlarla kaplıydı. Mezarların eskiliği, mezar taşlarının kırık-dökük halinden ve mezarların üzerini kaplayan uzun, çiçeksiz, gövdelerinde yeşil ve morun ağırlıkta olduğu o garip bitkilerden anlaşılabiliyordu. Bu bitkiler öylesine büyümüştü ki, bazı mezar taşlarının üzerini kaplıyor, taşların üzerindeki isimleri ve tarihleri okunamaz kılıyordu.
Kilisenin içine girildiğinde göze ilk çarpan, iç mimarideki süslemelerde aşırıya kaçılmasıydı. Duvarlar İncil'den sahnelerin minyatürleriyle ve garip geometrik şekillerin oluşturduğu desenlerle kaplıydı. Hepsinin altında birer meşale yanıyordu. Resimlerde kullanılan renkler genelde kırmızı, sarı veya toprak rengiydi. Genelde resmedilen ana tema İsa'nİn çarmıha gerilişi ve ruhunun Tanrı katına yükselişiydi. Tavanda ise Meryem Ana ve Tanrı yan yana, yukarıdan, aşağıda yapılanları izlerken resmedilmişti. Bu pek rastlanmayan türden bir minyatürdü. Tüm bunlar, kilisenin dar pencerelerinden içeri sızan ışık demetleri, içeride yakılan uzun sarı mumlarla birleşince içeriyi korkunç ve cehennemi bir kızıllık kaplıyordu. Bu hava, kilisenin kutsal ortamıyla birleşince tam bir tezat oluşturuyordu.
İşte bu Darkston Kilisesi Pazar günleri yapılan ayinlere sahiplik yapıyordu. Bu ayinlere kasaba halkının hemen hepsi en temiz ve düzenli -eski olsa bile- elbiseleriyle katılıyorlardı. Birlikte ilahiler söylüyor, İncil'den ayetler okuyor ve Tanrı'ya dua ediyorlardı. Bu pazar ayinlerine yaklaşık yedi yıldan beri ben, William Dexter başkanlık ediyordum.
Darkston'a 5 mil uzaklıktaki Oxville'deki katedralin baş rahipliğini yapıyordu. Şehir Darkston'a göre biraz daha büyük bir yerleşim yeriydi. Ormanlık bir arazinin ortasına kurulan şehrin dış dünyayla tek bağlantısı Darkston'a giden dar, bakımsız ve tozlu yoldu.
Rahip Edward'ın başkanlık ettiği katedral şehrin kuzeyindeki dağlık bölgede bir yamaca inşa edilmişti. Bina o kadar büyüktü ki, uzaktan bakıldığında etrafındaki dağlık coğrafyanın bir parçası gibi duruyordu.
Katedral kızıl topraktan yapılan bir tür tuğladan inşa edilmiş, daha sonraları eklendiği belli olan altın işlemelerle de süslenmişti. Bu yüzden katedralin halk arasındaki adı Kızıl Katedral'di. Katedral gerçek adını ise Müslümanlara karşı düzenlenen seferlerden birinde büyük kahramanlıklar gösteren bir pederden, St. Martin'den alıyordu. Ancak bu ismi pek kimse kullanmak istemiyordu. Bu ismin kasabalılar üzerinde büyük bir etkisi var gibiydi, çünkü ne zaman St. Martin'in ismi anılsa ya konuyu değiştiriyorlar ya da oradan uzaklaşıyorlardı. Kimileri O'nun seferden geldikten sonra değiştiğini, kimileri delirdiğini, kimileri ise Arabistan'da bulduğu o garip kitaplar sonucu din değiştirip gizli bir tarikatın mensubu olduğunu söylüyordu. Ama tüm bunlar sadece kulaktan kulağa fısıldanan garip birer efsaneden ibaretti. Kimse bunları ne yüksek sesle dile getirebiliyor ne de ispat edebiliyordu. Herkesin yaptığı sadece anlatılanları hayretle dinlemek ve gizliden başkalarına aktarmak oluyordu.
O gün, Rahip Edward benimle özel bir konu üzerinde görüşmek için Darkston'a gelmiş ve Pazar ayininden sonra kilisede benimle buluşmuştu. Sanırım ismimi önceleri St. Martin Katedrali'nde rahiplik yapan -ve daha sonra belirsiz bir şekilde, bir şeylerden korkmuş gibi aniden ve kaçarcasına Oxville'i terk eden- amcamdan duymuş olmalıydı. Ailemizden kimse amcamın şu anda nerede olduğunu, bizi ve Oxville'i niye böyle zamansız ve büyük bir dehşet içinde terk ettiğini anlayamamıştı. Rahiple daha önceleri birkaç Yeni Yıl Ayini'nde bir araya gelmiştik ancak dostluk derecesine ulaşan bir ilişkimiz yoktu. O gün bana bazı konular hakkında şüpheleri olduğunu söyleyince, bahsettiklerinin korkulası gerçekliğini o dehşet dolu ve kan kırmızısı gözlerindeki çaresiz, saf korkmuşluktan anlamam gerekirdi. Bana şu ana kadar bize öğretilenlerin hiçbirinin doğru olmadığını ve asıl gerçeğin aslında öğretilmeyen ve saklı kalan olduğunu, bunun bugüne kadar insanlığın yararı ve akıl sağlığının korunması için gizli tutulduğunu anlattığında, kulaklarımdan vücuduma yayılan dehşetin bu kadar ürpertici derecede gerçek olduğunu kim bilebilirdi ki? Anlattıklarını dinledikçe beynimden yayılan titreme hissi gittikçe bütün vücudumu sarıyor, çaresiz korkmuşluğun bütün izleri suratıma bakınca rahatlıkla okunabiliyordu.
Saatler boyu süren konuşmamız -aslına bakılırsa konuşmadan daha çok, Rahibin anlatıp benim dinlediğim bir anlatı- sona ermeden hemen önce, Rahip bir adım daha ileri giderek, tüm bu anlattıklarını Kilise'den öğrendiğini söyleyince aklımda sürünerek dolaşan dehşetin birden ayaklanıp tüm vücuduma hücum ettiğinin farkına vardım. Bir süreliğine sağ elimdeki titreme o kadar arttı ki, sağ elime hakim olabilmek için sol elimi kullanmam gerekti. Ardından ayağa kalkıp masadaki sürahiden bir bardak su içtiğimde elim tekrar kontrolüm altına girmişti. Sonraları, kendimi biraz daha toplayınca Rahip'e bunları nasıl öğrendiğini sorduğumda, kontrolsüz hayretim bir kat daha arttı ve hemen sağ elimdeki titreme nöbeti tekrar başladı. Peder tüm aklın ve zamanın sınırlarını bir çırpıda delicesine aşarak anlattıklarını öğrendiği yeri gösterebileceğini söylediğinde o an beynimde kalan son soluk akıl ışığının da söndüğünü sandım ve büyük bir merak ve şeytani bir arzuyla hemen teklifini kabul ettim. Anlattıklarına göre Rahip bu korkutucu derecedeki çıplak gerçekleri Kızıl Katedral'deki saklı kitaplardan öğrenmiş ve Amcam Christian Dexter'in bu kitaplar yüzünden ortadan böyle delicesine ve korkuyla karışık bir telaşla Oxville'i terk ettiğini düşünmüştü. Bu yüzden açığa çıkmamış ve tarihin ve zamanın en Ücra köşelerinde pusuya yatmış olan bu dehşeti artık benimle paylaşma zamanın geldiğini düşünüyordu.
Kilisedeki bu uzun konuşmanın ardından Rahip'le birlikte yakınlardaki evime gittik. Evim bir pederin evinden daha çok sıradan bir Darkston köylüsünün evini andırıyordu. Küçük tek odalı bir evdi, şehirde yaygın olan taşlardan inşa edilmişti ve fazla penceresi yoktu, sadece bir tanesi güneye bakıyor ve buradan -kavak ağaçları arasından- Darkston Kilisesi'nin büyükçe çan kulesi rahatlıkla seçilebiliyordu. Pencerenin hemen sağ tarafında, evde en çok ihtiyaç duyduğum şey,yani masam duruyordu. Üzerinde birkaç dua parşömeni, çatlak bir testi ve içinde birkaç elma olan bir çömlek, bir İncil, onun üzerinde bir haç ve pencere rüzgardan etkilenmemesi için hemen pencerenin altına konmuş bir mum duruyordu. Odanın değişik yerlerine üzerinde birkaç mum olan küçük, tahtadan yapılma, basit sehpalar dağılmıştı. Ancak hepsinin yanmasını gerektirecek bir karanlık henüz pencerelerden içeri süzülmemiş, içeride yanan tek mumun ışığını boğucu siyah rengiyle örtmemişti. Masanın hemen karşısından benim yaptığım ve ancak bitirdikten sonra yatmak için biraz dar oldUğunun farkına varabildiğim yatağım uzanıyordu. Her zamanki gibi yine dağınıktı ve üzerinde bir şeyler yendiği belliydi. Başucunda tahtadan büyük bir haç asılıydı ve hemen sağında bir sehpanın üzerinde yine bir İncil vardı. Hemen yanında ise içi yağ ile dolu bir bardak ve ucu uzun süre yanmaktan kararmış gibi görünen bir fitil vardı. Yatağın üzerindeki örtü kirliydi ve uzun süre yıkanmadığı belliydi. Zaten kilisedeki ayinlerden dolayı böyle işlere ayıracak zamanım kalmıyordu. Yatağın diğer ucunda ise dini kitaplarla dolu olan bir kitaplık vardı. Kitaplık küçük olmasına karşın tüm raflar doluydu ve tozu alınmıştı. Evde en çok değer verdiğim yer kitaplığımdı. Rafları çeşitli kalınlıktaki ciltli kitaplar, küçük kağıt parçaları ve daha önceden alınmış notlarla doluydu. En üst rafta ise kendi el yazımla bitirmeye çalıştığım bir İncil ve hemen yanında ise artık tutmaktan vazgeçtiğim günlüğüm vardı. Kitaplığın alt tarafı ise dolaptı ve işime yaramayan her şeyimi içine doldurmuştum. Yatak ile kitaplık arasında küçük bir masa daha vardı ve üzeri kağıtlarla kaplıydı. Kağıtların hemen hepsi mürekkep lekeliydi ve her gün kullanıldığı belli olan bir divit vardı. Ayrıca divitin hemen yanında cildi açılmış -sanırım okurken masada bırakıp gittiğim- bir kitap daha duruyordu. Masanın diğer ucunda ise ucu ısırılıp bırakılmış ve yenmemekten bayatlayıp küflenmiş birkaç parça peksimet vardı ve odaya kötü bir koku yayıyordu. Evde fazla pencere olmadığı için de koku içerideki tüm eşyalara sinmişti. Kim bilir kaç zamandır o ekmekleri orada unutmuştum? Cübbemi kapının arkasına çakılı olan ve askı olarak kullandığım çiviye asıp kapıyı, evin havalanması için açtım. Rahiple beraber masanın başına oturduk ve ona elma ikram ettim, önceleri çekingen davransa da zaman ilerledikçe bundan vazgeçip elmaları yemeyi kabul etti. İlk olarak konuştuğumuz şey Oxville'e ne zaman gideceğimizi karara bağlamaktı. Sabahleyin erkenden yola çıkıp öğle vaktine kadar Oxville'de olmayı planlıyorduk, bu yüzden fazla bir şey konuşmadan -birkaç elma yiyip- yattık.
Günün ilk ışıkları Kilise'ye bakan pencereden evin koyu renkli taş bloklarına vururken gözümü açtım. Kalktığımda Rahip zaten uyanmış kitaplığımdaki bir kitabı okuyordu. Büyük masanın üzerinde yapılmış ufak bir kahvaltıdan sonra derhal yola koyulduk. Çok yorucu olmayan ama bir az uzun süren bir yolculuğun ardından Oxville'e vardık. İlk olarak Katedral'e gittik ve Rahip'e ait olan odaya yönelerek üzerimizde oluşan hafif yorulmuşluğunu atmak için dinlendik. Birkaç lokma bir şeyler yedikten sonra akşama kadar katedralin içinde Rahip günlük işlerini yaparken ben de ona eşlik ettim. Akşama doğru kasabada bir yürüyüşe çıktıktan sonra tekrar katedrale döndüğümüzde buraya asıl geliş amacımızı hatırladık ve bunu gerçekleştirebilmek için havanın tamamen kararmış ve katedraldekilerin gitmiş olmasını bekledik. Ortalık iyice yatışıp gece karanlığı Oxville üzerine çökünce o dehşet yine aklıma geldi ve önceki gün başlayan sağ kolumdaki titreme yeniden kendini gösterdi. Rahiple beraber Katedral'in en güney ucuna doğru ilerlerken belleğimde öğlenden sonraki şehir turuyla birlikte yatışan gizli çekingenlik ve yalın korku o anda nereye doğru yöneldiğimi hatırlayınca tekrar damarlarımda dolaşmaya başladı. Bina o kadar büyüktü ki bir anlığına gitmekte olduğumuz yere hiç varamayacağımız düşüncesi aklımı karıştırdı. Ancak sonra, önümde Rahip'in hızlı ve emin adımlarını görünce her şeyin yolunda olduğunu anladım. Yürüyüşümüz
bittiğinde ilk olarak gördüğüm şey alt kata doğru inen bir merdivendi.
Ancak ortam çok karanlıktı, öyle ki ikimizde de meşale olmasına karşın etraftakileri seçmekte güçlük çekiyorduk. Rahibin önderliğinde alt kata indikten sonra karşımıza küçük ama içinde çok önemli bir şey varmışçasına kitlenmiş bir kiler kapısı duruyordu. Rahip cebinden bir anahtarlık çıkardı, birkaç başarısız denemeden sonra kapıyı açtı. İlk gördüğüm şeyler -önümden geçen birkaç büyük iğrenç patkandan başka- bir sürü eski kitap, bir çok şişe, eski sandalye ve masalardı. Bunlar katedralin ilk yıllarından kalan eşyalardı sanırım, artık kullanılmadığı belliydi. Uzun yıllardan beri buraya kimselerin uğramadığı kesindi. Burnuma öğle iğrenç ve dayanılmaz derecede keskin ve ağır bir koku geliyordu ki, bir an için kusacak gibi oldum ve bunu önlemek için elimle ağzımı kapamak zorunda kaldım. Sanırım bu koku uzun süre burada kalmış ve diğer böcekler ve fareler tarafından yenilerek parçalanmış birkaç fare ölüsünden geliyordu. Yerler ve diğer tüm eşyaların üstünü büyük bir toz tabakası ve örümcek ağları kaplamıştı. Tüm bunların arasından sıyrılarak mahzenin öbür ucuna doğru hızlı adımlarla ilerledik. Ardından karşımıza ikinci bir kapı daha çıktı. Bu kapı diğerinden daha küçüktü ve demirdendi. Sanki biri, içerideki her neyse, onun dışarı çıkmamasını istercesine bu küçücük kapıyı birkaç yerinden kilitlemişti. Elimdeki meşaleyi kapıya yaklaştırınca kapının her tarafının pas ve kir içinde olduğunu gördüm. Rahip kilitleri yavaşça açtı ve kapıya hafifçe dokundu. Kapı yılların verdiği ağırlık ve paslanmanın etkisiyle yavaşça ve gıcırdayarak açıldı. Rahibin önceki gün bana bahsettiği ve bildiklerinin kaynağı olan gizli kitaplık karşımdaydı artık.
Gözüme ilk çarpan şeyler her tarafın raflarla kaplı olmasıydı. Öyle ki, kitaplıklardan odanın duvarlarını görmek neredeyse olanaksızdı. Rafların hemen hepsi doluydu ve çoğu eski koyu bir ağaçtan yapılmıştı. Hepsinin boyu tavana kadar uzanıyor ve insana ürpertici bakışlarla bakan bir dev gibi duruyordu. Üç sıra halinde odanın diğer ucuna kadar uzanacak biçimde dizilmişlerdi. İçlerine uzun sıralar boyunca dizilmiş kitaplar ise dış dünyadaki diğer kitaplara göre çok daha büyük ve kalınlardı. Dışarıdaki diyorum çünkü orası bir odadan daha çok bu dünyaya ait olmayan bir yer gibi düzenlenmiş görünüyordu. Üzerleri kırmızı, yeşil, siyah ve
koyu mavi ciltlerle kaplanmış kitaplar odanın genelinde iğrenç ve gözü rahatsız eden bir desen oluşturuyor gibiydiler. Bazı kitapların ciltleri ise yaldızlanmış ve meşale ışığında altın gibi parıldıyordu. Ancak bu kitaplarda dış dünyadaki kitaplardan farklı olan bir şeyler vardı.
Kitapların tümü tersten başlıyordu! Bir tanesini elime alıp açtığımda kitapların çok düzgün bir el yazısıyla ve benim anlayamadığım bir dilde yazıldığını gördüm. Sanırım Arapça olan bu dil harflerin birbirine eklenmesiyle yazılıyordu. Harflerinin tamamı bitişik olarak yazılan bir dildi. Yazılanların cezbedici bir görünüşü olmasına karşın insanın içinde uyandırdığı tiksindirici bir korkunçluğu da vardı. Bu yüzden elimdeki kitabı yerine koyup, odada çokça bulunan raflardan bir başkasına yöneldiğimde bildiğim bir dile yazılan bir kitabı buldum ve alıp incelemeye başladım. Kitabın kapağını açtığımda içinde büyüler ve ruhlarla ilgili bir şey yazdığını fark ettim. O anda beni bir çekingenlik ve korku kapladı. Kitabı daha fazla incelemeden yerine koyma gereği hissettim ve o rafın yanından uzaklaştım. Bir sonraki raf sırasına yöneldiğim sırada, odada bir masa olduğunu fark ettim. Üzerinde açık, yırtılmış ve sayfalarının köşesi fareler tarafından kemirilmekte olan bir kitap olduğunu gördüm. Daha net görebilmek için elimdeki meşaleyi biraz daha yükseğe kaldırdım. Hayvan ışığı görünce korkarak uzaklaştı. Kitaba göz atmak için yaklaştığımda kitabın üzerinde kurumuş kan izleri görerek irkildim. Kafamı biraz daha yukarı kaldırdığımda, masanın üzerinde daha önce hiç görmediğim tarzda ve anlatamayacağım derecede iğrençlikte minyatürler gördüm. Bu resimlemeler o kadar iğrenç ve mide bulandırıcıydı ki tüm bunlara kendimi hazırlamamış olsam kusmam veya orada bayılmam işten bile değildi. Minyatürlerin hemen üzerinde ise ters dönmüş bir haç asılıydı. Haç kendiliğinden dönmüş gibi görünmekten çok, sanki bilerek ve isteyerek öyle asılmış gibiydi.
Gördüklerim az önce okuduklarımla birleşince içimdeki korkuyu bir kez daha harekete geçirdi ve oradan uzaklaşma hissi beynimi kemirmeye başladı. Ben de biraz rahatlamak için odanın hiç gitmediğim bir tarafına gittim. Fakat orada gördüklerim az önce gördüklerimin yanında masum birer korku hikayesi gibiydiler. Orada olanları gördüğümde bile aklımı kaçıracak derecede korkuyla karşılaşmış sayılırdım. Oradan nasıl aklım başımda çıktığıma hala hayret ediyorum. Çünkü az önce o lanetli resimlemelerde gördüğüm sahneler gözümün önündeydi ve korkutucu derecede gerçekti! O ürpertici bölümde fark ettiğim ilk şey bir sunaktı ve hemen yanında çeşitli işkence aletleri vardı. Sunağın hemen yanındaki alet üzerine konulan herhangi bir şeyi germeye yarayan bir mekanizmaydı -ya da en azından beynim o ürpertici karışmışlıkta böyle algılayabilmişti. Karşısındaki ise daha çok büyük bir burgu gibiydi. Sanırım üzerine bağlanan canlıyı -insan ya da her neyse- delip geçiyordu. Dev burgunun ucundaki kan lekeleri hala seçilebiliyordu. Demirden yapılan aletin ucu en kırmızı alevden bile daha kırmızı bir şekilde parlıyordu elimdeki meşalenin hayat veren ışığı altında. Hemen altında dökülen kan ve et parçalarının biriktiği büyükçe bir kova bulunuyordu. Biraz yaklaştığımda kovada herhangi bir şey olmadığını gördüm ancak korkunç bir kokunun kovaya sinmiş olduğunu fark ettim ve öğleden sonra Rahip'le birlikte yediklerimi kovanın içine çıkardım. Odadaki fareler uzun süre aç kaldıklarından olacak hemen kovaya yönelerek yalanmaya başladılar. Ben ise o sahneye daha fazla dayanamayarak başka bir yöne doğru ilerledim. Az ilerde -burnuma hala az önce çıkardığım yemeğin kokusu gelirken- duvarda asılı olan birkaç cübbe ve bir asaya gözüm ilişti. Elimi atıp dokunduğumda çok kalın bir toz tabakasıyla kaplı olduklarını gördüm. Sanırım sahibinin artık ona ihtiyacı kalmamıştı, ya da benim gibi temizliğe ayıracak pek fazla vakti yoktu. Başlık kısımları daha çok bir cellatınkini andıracak şekilde dikilmişti ve sadece göz delikleri vardı. Asaya baktığımda ise olması gerekenden farklı olarak ucunda haç yerine büyük altın bir top ve üzerinde bir pentagram olduğunu gördüm. Bu daha önce hiç görmediğim bir şeydi. Herhalde burada yapılan her neyse, o iğrenç şeyleri uygularken bunları kullanılıyor diye düşünerek bir an irkildim, derhal asayı olduğu yere bıraktım ve büyük bir gürültüyle düştü, yuvarlandı. O an etrafımda beni takip eden sıçanların farkına vardım ve gürültüyle birlikte hepsinin kaçıştığını gördüm. Oldum olası sıçanlardan nefret etmiştim ve şimdi istemediğim kadarı ayaklarımın ucunda dolanıyor hatta bazıları cübbemi kemirerek yemeye çalışıyordu. Elimdeki meşaleyi yaklaştırdığımda ise korkarak bir süreliğine uzaklaşıyor, ancak az sonra yine arkamdan geliyordu. Bu yaratıklar uzun zamandır ilk kez kendilerinin dışında bir canlı görmüş gibiydiler.
Çıkan ve yankılanan gürültüyle birlikte Rahip odanın diğer ucundan bana seslenerek her şeyin yolunda olup olmadığını sordu. Ben de az önceki korkmuşluğumun etkisiyle olacak ince bir sesle fareler dışında bir sorun olmadığını söyledim. O an Rahip'in de benle birlikte gizli kitaplıkta olduğunu hatırladım. Etrafı dolaşmaya kendimi o kadar kaptırmıştım ki onun da benimle birlikte olduğunu unutmuştum. Hızlı ve meraklı adımlarla diğer yöne yürüyerek Rahip'in yanına vardım. Yanına geldiğimde onu bir masanın başına oturmuş açık duran iki kitabı incelediğini gördüm. Elindeki meşaleyi duvardaki askılardan birine asmış, kafasını önündeki kitaplara gömmüştü. Uzun süredir sesi çıkmıyordu. Belli ki o buraya daha önce gelmişti ve aradığı şeyi kolaylıkla bulmuş ve üzerinde inceleme yapıyordu. Kitaplardan biri anlayamadığım o dille yazılmıştı. Diğeri ise İngilizce'ydi. Sanırım Rahip kitaplardaki cümleleri karşılaştırıyor, ya da doğruluğunu kontrol ediyordu. Elinin altındaki kitap orjinalinin dilimize çevrilmiş hali olmalıydı. Yazılanları biraz daha net seçebilmek için biraz daha yaklaştım, ancak Rahip yaptığı işe öylesine dalmıştı ki, geldiğimin farkına bile varmadı. Ardından büyük bir telaşla cebinden bir divit çıkardı ve hışımla yanında getirdiği küçük keseyi karıştırdı. Sanırım mürekkep getirmeyi unutmuştu. Hemen sonra birden yere eğilerek bir şey aldı, elindekini tiksinerek masanın üzerine koydu. O an yanan meşalelerin de yardımıyla onun ölmüş bir sıçan olduğunu anladım. Rahip hayvanı masaya oturmak isterken öldürmüş olmalıydı. Çünkü ceset daha tazeydi ve iğrenç ve kanlı bir şekilde, kıpkırmızı gözlerini bana dikmiş, korku ve kinle karışık bir duygu halini anlatan gözlerle bakıyordu. Belki de hayvanı kasten, ayağının altında fazla dolaştığı için öldürmüştü. Kimin umurundaydı ki? O korkunç ve sanki cehennemin ortasındaki bir oda gibi kapkaranlık duran yerde insanlara bile işkence edildiğini öğrendiğimden olacak hayvana karşı en ufak bir acıma duygusu bile taşımıyordum. Az sonra Rahip elindeki diviti hayvanın göğsündeki kanlı bölgeye batırarak dilimizdeki kitabın üzerinde şöyle bir düzeltme yaptı:
ve özünde ölüm yaşamdan bile eskidir."
Rahip'in yazısı gayet düzgündü. Katedralde eğitim gördüğü yıllarda el yazısı konusunda da dersler almış olmalıydı. O derslerden ben de gençlik yıllarımda almıştım ve çok sıkıcı ve uzun süren çalışmalar sonucunda hiçbir işe yaramadığını sanırdım. Daha sonra Rahip divitindeki mürekkebi tazelemek için elini tekrar ölü hayvana yönlendirdiğinde midemde bir bulantı hissettim ve az önce odanın diğer ucunda yaptıklarımı burada tekrarlamamak için elimle ağzımı kapadım. Bu sırada Rahip Edward beni fark etti büyük bir telaşla kitabı kapatarak bana doğru döndü. Henüz böyle bir şeye hazır olmadığımı ve eğer bu kadar büyük bir aceleyle bunları öğrenirsem akıl sağlımı kaybetmemin işten bile olmadığını söyledi. Bende ise büyük bir coşku ve merakla karışık ve aslında çıplak gerçeklerden korkan bir öğrenme duygusu tüm aklıma hakimdi. Ancak aklımı yitirmemem gerektiğini kavrayacak kadar kendimdeydim. Rahip Edward'la birlikte kitapları yerlerine kaldırarak oradaki gizli gerçekliğin kütüphanesini terkettik. Rahip kapıyı büyük bir dikkatle kilitledi ve kapının tamamen kilitli olduğundan emin oluncaya dek kilitleri kontrol etti. Ardından birinci kapıyı da geçerek karanlığın içinden doğruca Rahip'in kaldığı odaya yöneldik. İkimiz de yorgunduk ancak ikimizin de yapacak işleri vardı. Ben Oxville'de bir süre dini araştırmalar yapacağımı belirten bir mektubu yarın iletilmek üzere yazıyorken Rahip de odasında bıraktığı mürekkebi arıyordu. Yerime geçici olarak -o an için geçiciydi- genç rahip Nicholas Warren'ı atamıştım. Bu kısa mektubun altına imzamı atıp yarın Darskton'a gidecek başka bir genç rahibe vermek üzere yatağımın baş ucundaki sehpanın çekmecesine yerleştirdim. Ardından yatağa girip bugün yaşadıklarımı gözden geçirdiğim sırada Rahip Edward hala önündeki kağıda bir şeyler yazıyor, arada bir hafızasında gizli kalmış şeyleri açığa çıkarırcasına duraklıyordu. Yazdıkları bir çeşit günlük olmalıydı. Karanlık ve uyku gözlerimi tamamen kapamadan önce son hatırladığım şey Rahip'in tükenmekte olan bir mumun cılız ışığı altıda bir şeyler yazıyor olduğuydu.
Ertesi gün, yorgunluğumuzdan dolayı, ancak öğleye doğru uyanabilmiştik ve bu yüzden sabah ayini Başrahip Edward olmadan yapılmak zorunda kalmış, ancak kimse onu rahatsız etmek istememişti çünkü Başrahip'in katedralde ve Oxville'de büyük bir saygınlığı vardı. Ayrıca insanların dine karşı duyduğu saygı ve korkuyla karışık duygunun da bunda büyük payı
vardı. Başrahip Edward'a duyulan saygı, aslında korkunun saygı kelimesi altına gizlenmiş bir türüydü. Bu saygı bize o gün de güzel bir kahvaltının ardından şehirde hoş bir tur da sağlamıştı. İnsanlar bizi gördükleri yerde selam veriyor ve merhamet bekleyen gözlerle bakıyorlardı.
İçimde öğrenme arzusu bastırılamayacak kadar kuvvetlenmiş ve beynimde yeniden o uğursuz yere gitme isteği uyanmıştı. Ayrıca Rahip'in de neden olduğunu anlayamadığım bazı araştırmalar yapması gerekiyordu. Bu araştırmaları yapmadan önce hazırlanmak için akşam odamıza çekildiğimizde ne anlattığını anlayamadığım kitaplara okuyor, onları uzun uzun inceliyordu. Bu yüzden şehirde birbirine benzer ve ayinlerle dolu birkaç gün geçirdikten sonra bir cuma gecesi herkesin yattığı bir vakitte tekrar o saklı kütüphaneye indik.
Katedralin koyu karanlığı içinden güney uçtaki kilere, uzun sayılabilecek bir yürüyüşten sonra vardık. İlk olarak o bakımsız yere indik ve ardından paslı demir kapıyı açıp tekrar o lanetli odaya girdik. İçeri girdiğim anda beynimdeki bütün korku ve heyecan dolu hislerimin birden şiddetle arttığını fark ettim. Kalp atışım da normalin üstündeydi ve elimi göğsüme götürmeden rahatlıkla vuruşları duyabiliyordum.
İçerisi daha önce geldiğimde gördüğümden farksız, iğrenç ve korkutucu şekilde duruyordu. Kitaplar yine görenleri cezbedecek renklerde kapaklarla, kendilerini görenlerin akıllarını çelebilecek şekilde okumaya davet ediyordu. Ama içlerinde yazılı olanları dehşet verici gerçekleri düşününce insanın orayı hiç görmemiş olma isteği doğuyordu.
Kitaplığın içinde kısa bir ilerlemeden sonra Rahip Edward daha önceki ziyaretimizde hiç ilgilenmediği bir raftan kalınca bir kitap aldı ve masaya oturdu. Bu sefer benim onu izleyebileceğimi söyledi ancak öncelikle kendimi hazır hissedip hissetmediğimi sordu. Ama bu soru gerçeğin ateşiyle yanıp tutuşan beynim için gereksiz ve sorulmaması gereken bir soruydu. Sorunun bitmesiyle beraber ağzımdan "Evet" sözü isteğim dışında fırlamıştı. Rahip'in aldığı kitap sanırım insan anatomisi ile ilgili bir kitaptı. Bu da dilimize çevrilmiş olanlardan bir tanesiydi, yani bir tercümeydi. Bu yüzden içinde yazılanları okuyabiliyordum. Ancak başladığım bir cümleyi bitirene kadar akıl sağlığımı yitirmemek için sürekli durup kendimi rahat hissetmek için derin bir nefes almam gerekiyordu. Kitapta ayrıca ilginç ve korkunç derecede garip resimler vardı. Sayfaların birinde -ki bu Rahip'in üzerinde uzun uzunçalıştığı bir sayfaydı, yaklaşık bir saat kadar aynı sayfaı incelemiş, gerektiğinde notlar almış ya da resimler, şekiller çizmişti- çıplak bir insan resmi çizilmişti. Alnının ve sol göğsünün üzerine garip geometrik şekiller çizilmiş ve bu işaretler tam ağzında birbirlerine çizgilerle birleştirilmişti. Bu çizgiler ve çizilmiş bedenin belli bölümleri numaralandırılmış ve bu numaralar resmin altında belirtilerek açıklamalar yapılmıştı. İleriki sayfalarda bu numaraları açıklayan resimler ve şiirler -bunlara şiir demek doğru muydu bilemiyorum çünkü onlar edebi yönünden çok mide bulandırıcı derecede iğrençlik içeren kafiyeleri ve korkutucu cümleleri ile dikkat çekiyordu- vardı. Yine bu şiirlerin bazıları Arapça'ydı. Geri kalanı ise dilimize çevrilmişti. Tanrı'ya şükür ki o şiirlerin tümü İngilizce değildi. Aksi takdirde öğreneceklerimi düşünmek bile tüylerimi diken diken etmeye ve sadece gizli bir düzmece olan bu dünyaya veda etmeme neden olabilirdi. Resimler ve yazılar insan bedeni ve özellik beyin üzerine uzun açıklamalar yapıyor ve hemen her ayrıntıya yer veriyordu. Çizimler sanatsal özellik taşımaktan daha çok iki boyutlu, açıklamaya yönelik resimlerdi. Perspektif anlayışı yoktu ve dengesiz ve orantısız çizimlerdi. Resimler görenleri ilk bakışta korkutacak ve bir şeylerin normal olmadığını fark ettirecek kadar garipti. Kitaptaki açıklama sayfalarının birinde Araplar gibi giyinen biri, ancak boynunda haç vardı -ki sanırım bu tercüme sırasında Kilise'nin eklediği bir ayrıntıydı-bir ölü üzerinde çeşitli deneyler yaparken görülüyordu. Cesedin beyni açılmış kalbi ise bir kap içine konulmuştu. Kabın üzerinde ise siyah bir bulut çizilmiş ve üzerinde birkaç cümlelik bir açıklama yapılmıştı. Kalbin etrafına ise bir pentagram çizilerek her köşesine birer harf -ya da kelime- yazılmıştı. Tam ortada ise ölünün kalbi vardı.
Rahip bu sayfalarda uzun süren incelemeler, sonu gelmeyen paragraflar okuduktan ve sayfalarca not aldıktan sonra burada işimizin bittiğini ve artık gitmemiz gerektiğini söyledi. Vakitlice incelediği kitabı yanına alarak ilk önce kitaplıktan dışarı çıktık. Rahip demir kapıyı kilitledi. Ardından kilerden geçtik ve o eski kiler kapısını da sıkıca kilitledi. Geldiğimizyoldan geri dönerek Rahip'in odasına vardık. Gece bizim için yorucu ve uzun olmuştu. Çünkü o kütüphanede yaklaşık 5 saat geçirmiş ve bunu uykumuzu yarıda keserek gecenin bir yarısı oraya gizlice girip yapmıştık. O, odasına geldiğimizde çalışmaya kaldığı yerden devam ederken ben ise hemen orada gördüklerimi Kilise'yle kıyaslamak için kitaplıktaki rafların birinden İncil'i almaya yeltendim ancak birden bunu yapmanın gereksiz olduğunu anlayarak aldığım anda kitabı yerine geri koydum. Daha sonra Rahip'in yanına gidip bugün o kitaplıkta hangi konuda ve niçin araştırma yaptığını sordum ancak sanki soru sormamışım gibi davranarak duymazlıktan geldi ve önündeki kitaba iyice gömüldü. Ben ise düşünceler içinde ve günün getirdiği ve üzerime karabasan gibi çöken gerçekler ve yorgunluğun da etkisiyle uykuya dalmışım.
Uyanıp gözlerimi açtığımda Rahip'in hala masasında çalışmakta olduğunu gördüm. Üzerinde bu kadar uzun süre düşünülecek şeyin ne olduğunu merak etmeme karşın O'na aynı soruyu bir daha sormak gereksiz ve anlamsız olduğunu düşünüp, kahvaltı için yemek odasına doğru yöneldiğimde -ki saat normal kahvaltı saatini çoktan geçmişti- masayı hazır bir şekilde bulunca bir çocuk gibi mutlu oldum. Çünkü önceki gecenin çoğunu ayakta ve uykusuz geçirmiştim, sabaha karşı kafamı yastığa koyabilmiş ancak uzunca bir süre uyuyamamıştım. Uzunca ve koyu ağaçtan yapılmış tahta yemek masasının ucunda yerimi aldım. Rahip'in de çok geçmeden bana katılmasıyla birlikte güzelce bir kahvaltı ettik ve ardından tekrar odamıza çekildik.
Darkston'dan Oxville'e geldiğimden bu yana bir haftadan fazla bir süre geçmişti. Her gece dışarı çıkıp saklı kitaplıkta saatler süren incelemeler yapıyor, sabahlara kadar uyumadan çalışıyor, gerçekleri öğrendikçe beynimizdeki merak duygusunu bastırmakta güçlük çekiyorduk. Bunun için daha fazla okuyor, kitaplıkta daha uzun süreler kalıyorduk. Hatta bazı günler tüm vaktimizi kitaplıkta geçiriyor, yemiyor, içmiyor ve uyumuyorduk. Ancak vücudumun artık bu tempoya dayanacak gücü kalmamıştı. Çünkü benim yaşıma gelmiş bir adam için bu gerçekten fazlaydı. Artık Darkston'a dönüp normal hayatıma devam ederek bu yorgunluğu üzerimden atmam gerekiyordu. Bu nedenle o gün kahvaltıdan sonra Rahip'e geri dönmem gerektiğini ve birkaç gün sonra geri döneceğimi söyledim. Rahip beni, gördüklerimi kimseye anlatmamam konusunda iyice uyardı. O anda gözlerindeki kesinliği ve hiddeti görünce bu konuda ne kadar ciddi olduğunu anladım. Rahip Edward'la vedalaşarak Oxville'den ayrıldım.
Kilise'ye vardığımda küçüklerin oluşturduğu koro bir ilahi söylüyordu. Söyledikleri ilahi oldukça eskiydi ve ağızlarından çıkan kelimeler kilisenin duvarlarına çarpıp yankılanıyor, yayılıyor ve adeta tüm binayı tanrısal bir ses kaplıyordu. Hepsi beyazlar içinde büyük bir heyecanla orada, İsa'nın huzurundayken İsa ise onlara arkalarından, çarmıha gerilmiş bir şekilde bakıyordu. Yazık! Oysa onlar gerçeğin farkında bile değildiler. Yanlarından geçip bana ayrılmış olan odaya geldiğimde genç Rahip Nicholas Warren'i odamda çalışırken gördüm. Beni gördüğüne sevinmiş bir hali vardı. Öyle ki hemen ayağa kalktı ve oturduğu sandalyeyi bana doğru oturmam için sürdü. Ancak biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı ve genç rahipten olup bitenlerin kısa bir özetini aldıktan sonra doğruca yatak odasına yöneldim.
Ertesi gün uyandığımda hiçbir şey olmamış gibi eski yaşantıma devam ettim, sabah ayinlerine katıldım, öğleleri şehirde gezintiye çıktım akşam odamda İncil okudum. Ancak eskisi gibi değildi. Beynimin içinde tıslayarak sürünen bir yılan gibi o saklı kitaplıkta gördüğüm örtülü gerçekler kulaklarımda çınlıyor o kitaplardaki resimler bir an olsun gözümün önünden gitmiyordu. Sonsuz bir boşluktan aşağı düşen ve bir türlü sona varmayan biri gibi artık bir an önce sonun gelmesini bekliyor ancak sonun olmadığını anladıkça içimdeki korkuyla karışık ateşin daha da büyüdüğünü hissediyordum. Ama içimdeki gerçeğin merakı her şeyden daha üstün geliyordu. Daha, daha fazlasını öğrenmek için can atıyordum. Gün geçtikçe içimdeki merak dayanılmaz bir hal alıyordu. Geceleri başıma tarifi imkansız ağrılar saplanıyordu. Uyumak için gözlerimi kapadığımda kitaplardaki iğrenç resimleri görüyordum. Sonunda Oxville'e geri dönebilecek cesareti kendimde bulmuştum ve fikrimi değiştirmeden yola çıkmak için hızla ve heyecanla hazırlanıyordum. Bağımlı biri gibi garip bir kriz halindeydim. Derhal genç rahip Nicholas'ı bulup tekrar Oxville'e dönmem gerektiğini söyleyip başrahiplik görevini tekrar ona devrettim. Her şeyin yolunda olduğundan emin olunca kiliseden ayrıldım ve doğruca evime gittim. Bu seferki daha uzun olacaktı, daha uzun süre Rahip Edward'la birlikte araştırma yapacaktım. Her şeyi öğrenmeden dönemezdim. Tüm gerçekler orada öylece dururken benim öğrenmemem söz konusu bile olamazdı. Bunun için çantama daha çok eşya daha çok kağıt ve mürekkep aldım. Yazmalıydım, herşeyi yazmalıydım, hiçbir detayı atlamamalı, hepsini öğrenmeliydim. Tam bütün hazırlığımı bitirip evden çıkmıştım ki Nicholas koşarak yanıma geldi. Üzgün ve heyecanlı görünüyordu. Ardından yanımda durdu, bir iki soluk aldıktan sonra şöyle dedi: "Rahip Edward.... Rahip Edward, aforoz edilecek."
Gidip neler olduğunu öğrenmek için doğruca Kızıl Katedral'in yolunun tuttum. Hızla içeri girip Rahip'in odasına doğru koştum. Vardığımda gördüğüm şey kapının önünde Papa'nın Vatikan'daki birliğinden gelmiş iki şövalyeydi. Üzerlerinde parlak zırhları, ellerinde keskin uzun kılıçları ve göğüslerindeki koca, işlemeli haç ile Papa'nın emrinde oldukları belliydi. Bu haç Vatikan Şövalyeleri'nin işaretiydi. İçeri girmek istedim ancak beni engelleyip kim olduğumu sordular, ben de onlara Darskton Kilisesi Başrahibi olduğumu söyleyip mührümü gösterdiğimde içeri girmeme izin verdiler. İçeri girdiğimde Rahip Edward'ı masada oturmuş başını ellerinin arasına almış bir şekilde buldum. Geldiğimi görünce ayağa kalktı ve oturmam için bana bir sandalye çekti. Neler olduğunu sorduğumda bana Papa'dan mühürlü bir emir geldiğini, yerine başka bir Rahip'in atandığını ve birkaç gün sonra da Vatikan Şövalyeleriyle birkaç rahibin kendisini yargılamak için geldiğini söyledi. O gün Oxville'de olmamam büyük bir şanstı çünkü eğer Edward'la birlikte yakalansaydım aynı şeylerin benim de başıma gelmesi işten bile değildi. Dostluğumuzun derecesi yüksek olduğundan Rahip beni ele vermemişti. Bu yüzden ona büyük minnet borçluyum. Ve o anda sevdiğim birini kaybetmek üzere olduğumu anladım. Çünkü yapılacak olan yargılamalar adaletten daha çok bir formaliteydi. Yargılanan kişi öncelikle kilisede herkesin huzurunda sahte bir nedenden dolayı yargılanır, suçlu bulunur, ardından aforoz edilir ve hemen sonra Kilise'ye zarar vereceği gerekçesiyle yakılması istenir ve kabul edilirdi. Yapacak pek fazla bir şey yoktu, karar alınmış ve çoktan uygulamaya geçilmişti. Ertesi sabah mahkeme kurulacaktı. O günkü, aramızda geçen son başbaşa konuşmaydı.
Bunun nedeni büyük ihtimalle Katedral'in altındaki gizli kitaplık ile ilgiliydi. Sanırım orada Papa'nın, kimsenin öğrenmesini istemediği birşeyler vardı.
Bu olay üzerine "ruhsal" anlamda büyük bir çöküntü yaşadım. Çünkü hayatımdaki en yakın dostlarımdan birini kaybetmek üzereydim. Hayatımı eski sıradan ve sahte düzeninden çıkarıp sonsuza dek farklı kılan o adamı kaybetmek üzereydim. Katedralin konuklar için ayrılan bölümlerinden birinde geceyi geçirdim ama hiç uyuyamadım, yaptığım tek şey Rahip Edward'ı ve o gizli kitaplığı düşünmek oldu.
Sabah olduğundan ise herşey için çok geçti. Katedral'in büyük ayin salonunun ortasına mahkeme kurulmuş, bütün halk izlemek için davet edilmiş ve Vatikan rahipleri kurulan büyük masada yan yana oturmuşlardı, karşılarında ise Rahip Edward Lasten vardı. Sorulan soruları ya cevapsız bırakıyor ya da başını hafifçe sallıyordu. Orada yapılanlarla ilgilenmiyor gibiydi. Daha çok aklından bir şeyler geçiriyor ya da bir şeyler üzerinde düşünüyor gibi görünüyordu. Benim geldiğimi görünce başını hafifçe kaldırdı, bir an yüzünde bir gülümseme görünür gibi oldu ancak hemen sonra tekrar eski güçsüz ifadesi geri geldi. Ben de kendime bir yer bulup oturdum ve orada gerçekleşen sözde yargılamayı izledim.
Uzunca ve Vatikan rahiplerinin bolca konuştuğu bir yargılamadan sonra rahipler son karar için bir odaya çekildiler. Birazdan rahipler odadan çıkmışlardı bile. Başrahip masaya doğru bir iki adım attı, elindeki kağıdı sözcüye uzattı ve sözcü kararı okudu: "Suçlu ve yakılmalı."
Edward kafesin içinde ibret için sokak sokak saatlerce gezdirildi. Bu yakma törenlerinde sıkça yapılan bir adetti. Amacı; halkı peşine takıp şehir meydanına toplamak ve kafirin yanışını herkese göstermekti. İstenildiği gibi de oldu. Öğle vakti kasaba meydanı hınca hınç doluydu, her kesimden her meslekten insan işlerini bırakıp kasaba meydanına toplanmıştı. Gelen yanında birkaç parça odun da getiriyordu. Bu odunlar meydanın ortasında kafirin bağlanacağı kazığın etrafında toplanıyordu. Yanacak bir kafirin ateşine odun atmanın günahlardan arındıracağı düşünülüyordu. Topluluk gittikçe artıyor, artıyor karınca kolonisi gibi sürekli ara sokaklardan insanlar ellerinde odunlarla meydana akın ediyorlardı. Meydandakiler ise kafirin gözlerine birkaç saniye bakabilmek için birbirlerini eziyorlardı. Kafes, insan topluluğunu yararak, ortada kafiri yakmak için yığılmış odunlara doğru ilerlerken yanımdan geçmişti. Edward yine kendinden geçmiş bir halde kafesin bir köşesinde oturuyordu. Kendi kendine bir şeyler okuyor ya da söylüyordu. Beni tekrar gördüğünde bir an sevindi ve bana "görüşürüz" dedi. O an için dediğini önemsememiştim çünkü ölüme giden birinin söylediği anlamsız bir söz gibi gelmişti kulağıma. Araba ortadaki odun yığınına vardığında durdu, cellatlar yavaşça kafesin kapısındaki kilidi açtı ve Edward'ı dışarı çıkardılar. Ancak Edward onları umursamazca -az önce gördüğüm gibi- kendi kendine bir şeyler söylemeye devam ediyordu. Ardından cellatlar Edward'ı odunların ortasındaki büyük kazığa bağladılar. Boynunda gümüş bir haç asılı olan bir başka cellat da kalabalığı yararak elinde bir meşaleyle meydanın ortasına kadar geldi.
Az sonra Vatikan'dan gelen -ve daha sonraları Kızıl Katedral'e yeni Başrahip olacak olan- rahip geldi. Arabadan indi, elini hafifçe aşağı salladı ve elinde meşale olan cellat ateşi odunların arasına fırlatarak uzaklaştı. Bu sırada halktan büyük bir alkış yükseldi, hepsi kafirin yanışını büyük bir zevkle ve mutlulukla seyrediyorlardı. Halk galeyana gelmişti. Başlarda Edward acı çekmiyormuş gibi görünse de sonraları bağırmaları uzaklardan da duyulabilecek düzeye gelmişti. Ancak onlar acı çığlıklarından daha çok başka bir dilde kelimeler gibi geliyordu kulağa. Fakat bu bile benim için fazlaydı. Daha fazla dayanamayarak oradan uzaklaşarak derhal orayı terk etmeye, Darkston'a geri dönmeye karar verdim. Usulca kalabalığın arasından ara sokaklardan birine süzüldüm. Arkamı dönüp ateşe baktığımda gördüğüm en son şey havada uçuşarak göğe yükselen küllerdi.
Yine bu sabahların birinde genç rahip beni uyandırmaya gelmiş ve usulca dokunarak beni derin ve alkollü uykumdan uyandırmıştı. Fakat bu seferki diğerlerinden farklıydı, bu diğerlerinden tamamen farklıydı.
O lanet olası gün hiç uyanmamış olmayı yeğlerdim. O günü hayatımdan silmek için şu anda sahip olduğum her şeyi bir anda feda etmeye hazırım. Korkutucu gerçeklik o gün yüzüme bir tokat gibi çarpmış ve beni uzun yıllar boyu süren uykumdan uyandırmıştı.
Nicholas elinde bir mektupla gelmişti. Sabah bir yabancının bu mektubu benim için bıraktığını söyleyip mektubu masanın üzerine koydu ve evi terk etti. Üzerinde mühür olmadığı için ilk bakışta kimden geldiğini anlayamadım. Elden verilen bir mektup olduğu için de habercilerden öğrenme olasılığım yoktu. Mektubu açmadan önce bir an duraksadım, ancak sonra büyük ve o bir türlü öldürmeyi beceremediğim lanet olası merakımla, açıp içinde ne yazdığına göz attım.
O an gözlerimin kör olmasını ve o anı hiç görmemiş olmak istediğimi ve o günü kaç kere lanetlediğimi hatırlamak bile istemiyorum. O kağıdın üzerinde yazılı olanların hala bir yanılsama mı yoksa çıplak gerçeğin ta kendisi mi olduğuna karar veremedim. Ancak o kağıtta yazılanları okuduğum anda doğruca mektubu, masanın üzerinde az önce yaktığım mumla tutuşturup yaktım. Bunu yapmam insanlığın kaderi ve gerçeklerin gizli kalması adına yapılmış büyük bir iyilik olarak düşünülebilirdi. Ama artık saklamak gereksiz. Mektupta şöyle yazıyordu:
ve özünde ölüm yaşamdan bile eskidir."
Edward Lasten
Dostun... Sonsuza Kadar





0 Yorum:
Yorum yaz
Kaydol: Kayıt Yorumları [Atom]
<< Anasayfa